Bir makas bir tarak ve bir sabundur berberin sermayesi. İşte insan oğlunun en elzem ihtiyacından dolayı doğan bu meslek hala en popüler günlerini yaşıyor ve her dönem her çağda birinci sırada yerini koruyan bu zanaatın sırlarını 67 yıldır işciliğini yapan efsaneden dinleyelim.
İşçi bir babanın ev hanımı bir annenin 8 evladından birisi olan 1946 doğumlu Efsane berber ustası Raif İçmeyiz 7 yaşında çalışmaya başlar ve 10 yıl çalıştıktan sonra askere gider. . Görücü usuluyle evlenir ve üç çocuğu olur.Askerden döndükten sonra kendi dükkanını açar ve 57 yıldır bu iki sandelyeli dükkanda rızkını kazanır.
Ustasının eline bakarak bu mesleği öğrenen Raif usta biz çırak olduğumuzda sanatı öğrenmek için babalar para verirdi ustalara. Şimdi sigortası olacak kaç para vereceksin diyorlar, sanatı öğrenmeye gelen yok. Ustam çok iyi bir adamdı. Ustamın her işine koşardım. Hiç unutamadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ustam oğlum ben gidiyorum dükkanı sen kapatırsın dedi. Ben uyuya kalmışım uyandığımda kapıyı çekip eve gitmişim. Kapıyı kilitlemeden gitmişim ustam oğlum bir daha böyle yapma kapıyı kilitle dedi.
Berberlik çok güzel bir zanaat. Şehrin en kalbur üstü insanları gelirdi. Sosyal anlamda herkesle tanış oluyorsun ve bir çok insanın sırlarına derdine ortak oluyorsun. Çocukları küçük yaşta mesleğe yönlendirilmeli. 20 yıl berberler fedarasyonunda yöneticilik yaptım. Okumayı çok isterdim . Okusaydım doktor olmak isterdim. Bu işten emekli oldum. Hacca gittim. Çok mutlu bir ailem var. Saygı sevgiyle bu günlere geldik. 75 yıllık hayat bana çalışmayı ve doğru olmayı öğretti. Helal parayla usturanın ucuyla kazandığım bu lokmayla ailemde ki huzuru sağladım. Yoksulluk çekmedik. Daraldık ama bunalmadık. Allaha bin şükür.
Bu meslekte kullandığımız malzemeler; Ustura, ustura taşı, kayış, köpük, makas, tarak, fırça, sabun,jilet, saç makinesi...gibi
Raif usta ulu çınar bize insan olmanın inceliklerini hikayesini anlatırken farkına varmadan özüyle sözüyle vurgu yaparak altını çiziyor. Çalışmak ve doğru olmak bir insanın en büyük sermayesidir diyor. Yalan konuşmak her kötülüğün başıdır. Çocuklarımıza ilk önce yalan konuşmamayı öğretmemiz gerekiyor. Diyor usta yüreğine sağlık ustam.
11 Eylül 2019 Çarşamba
10 Eylül 2019 Salı
Kitap urgancı ustası Ayşe Demir
Girişimciliği, çalışma azmi ve kadın olarak yaptığı işin Türkiye'de ilk ve tek olmasının farkındalığıyla bir çok kadına öncü olan, üniversiteyi kazandığı halde babasının ben seni gurbet ellerde okutamam demesi üzerine çok sevdiği urgancı Cemil beyle evlenen ve bu işi benimseyen bende bu işi yapıyorsam en iyisini yapacağım kendimi geliştireceğim ve Türkiye'de bu alanda ki tek usta ben olacağım der ve çalışmalarına başlar. 5 yıl sonra adından tüm Türkiye söz etmeye başlar.
1973 Tokat doğumluyum. Kaşıkçı bağlarında , Meyve bahçelerinin içinde büyüdüm ilk olarak dedem sepet örerdi bende sepet örerek el becerimi geliştirdim. Sarmaşıklardan ip örerdim. Ağaçlara aşılama yapardım hepsini dedemden öğrendim. İlkokulu Alparslan ilköğretimde okudum. Ortaokulu Atatürk ortakulunda okudum. Liseyi ticaret lisesinde bitirdim. Karadeniz teknik Üniversitesinin Avkatlık bölümünü kazandım babam göndermedi. Bende sevdiğim genç ile evlendim.
Eşim Dede mesleği olan urgancılık işi yapıyordu. Urgan kelime manasıyla keten, kenevir, pamuk,jüt gibi türlü dokuma maddelerinin herhangi birinden yapılan ince halat. İnsanlığın var oluşuyla birlikte var olan bir sanat. Bende çok merak ettim ve merak üzerine kendi kendime yular örmeyi öğrendim. Eşime gösterdim eşim çok beğendi ve gel ben sana bu işin bütün sırrını öğreteyim dedi. Bana urgancılıkla ilgili bildiği bütün bilgileri aktardı. Merakım daha çok arttı ve araştırmaya başladım. Antepe gittim ve antepte golon dokuması başladı. Kendir olmadığı için atık iplerden altarnatif olarak bunu ürettiler ve polyester iplerden urgan örmeye başladılar. Ben Antepli ustadan urgan örmeyi öğreneceğim dedim ve usta bana baktı sen bu işi yapamazsın dedi ama ben öğrenmek istiyorum dedim ve ısrarcı olduğumu görünce en ağır olan at yularını önüme koydu ben onu örmeye başladım. Usta örgümü görünce çok hoşuna gitti ve sarı kız sen bu işi becerecen dedi ve elindeki bildiği yular çeşitlerini bana gösterdi. 3 gün orada kaldım bana bildiklerini aktardı. Ben memlekete döndüğümde bir yıl çok uğraştım. Eşim bırak uğraşma hazır alıyoruz kendini yorma dedi. Bende azmettim ve eşime ben bu işi geliştireceğim ve Türkiye'de bu işi yapan tek usta ben olacağım dedim. Öğrendiğim bu beş teknikten daha başka teknikler geliştirerek şu anda 9 çeşit yular örüyorum.
Hayvanlarda doğarlar büyürler her boyda hayvana yular yapmaya başladım ve 9 çeşit boy yaptım. Dana yuları, düve yuları, buzağı yuları, birde ara bedenlerini yaptım, körpe yuları, azılı yular, inek yuları, eşek yuları, at yuları...gibi. Pazarım arttı. Bende hanımlarımıza ekmek kapısı oldum. Onlara yular örmeği öğrettim. Örme yular, boncuk dizmek gibi. Bir çok kişinin evinde oturarak para kazanmasını sağladım.
Benim hayalim urgan atölyesi açmak. Kendir üretimi şimdilerde kontürollü olarak üretilecek. Bizde urgan üretimi yaparken çeşitlerini yazdık ve 27 ip çeşidi var. Bir kaç tane örnek vereyim, kırnap, yayık ipi, at golanı, motor halatı, gemi halatı gibi...
600 yıllık Urgancılık 1453 yılında Fatih'in İstanbul'u fetettiğinde gemileri karadan yürütmek için kullandıkları urganları bu topraklardan yani Zile'den göndermişler. Kütahya -Simav ve İzmir -Tire bu işin kaynağı, günümüzde 7 ilde üretiliyor. İzmir-Tire, Kütahya-simav, Kastamonu- Vezirköprü, Malatya, Gaziantep, Urfa, Tokat.
Sentetik ürünlerden üretilen urganlar kaliteyi düşürdü. İthal kendirden urgan üretiyoruz. Urgan üretimini size kendirden başlayarak anlatmaya başlayayım. Tarladan toplanan kendir 5-10 gün
kurumaya bırakırsın sonra bu kendirleri 40 civili tarağa vura vura kendiri damarlarından lif lif ayırır
ve incecik ip haline gelinceye kadar tararsın. En güzel kısım elinde kalır ve çarkı döndürerek ustayla aynı anda iki kişi kordineli olarak birlikte yol alırlar ve iki parmak arasında kıvıra kıvıra bükerek kendiri ip haline getirirsin ve kaç kat istersen bunu o kadar birbiriyle yuvarlarsın ve yayık ipi üç kattan oluşur, son olarak toprakla macunlarsın kendir ipini ve asar kurutursun kullanıma hazır haline getirirsin. Urganı her yerde kullandım. Hamak yaptım, tahta beşiğin altını kendir ipiyle urgandan sardım. Hayvan bağı yaptım, salıncak yaptım, yayık ipi yaptım. Yeninin teknolojisini kullanın eskinin kültürüyle beslenin derdi büyüklerimiz. Bende öyle yaptım. Geleneksel urgancılığın bütün inceliklerini öğrendim.
Benim eşimin ataları Malatya Darende'den gelmişler 6 kardeşler ve bu işi yapan eşim Cemil
Darende. Ahilik ocağından geliyor zanaatımız. Dedemizin dedeside urgancıymış Hasan dede. Tokat
şehir müzesinde urgancılık atölyesi var ve dedemiz Topal İbrahim'in adı verildi. Ahi geleneğinden gelen bir ustanın torununun eşi olarak bu işi yapmaya ayakta tutmaya çalışıyorum. Araştırıyorum.
Malatyanın urganı farklıdır. Hiç bir ustanın yuları birbirini tutmaz, her ustanın düğümü farklıdır. Babanın yuları oğlunun yaptığını tutmaz. Düğüm çok önemli yularda. Yular bir düğümden başlar ve 12 düğümden oluşur. Tokat' lı bir usta olarak bütün yularları yapabiliyorum. Ama başka bölgelerdeki ustalar bizim yuları öremiyor. 9 çeşit yular var. Bağlama , yarma, örme, yapıştırma yular çeşitleri vardır. Hepsi çok çok farklı. İpi düğümleyerek şekil verirsin. 400 düğümden oluşan yular büyük emek ister. Düğüm düğüm birleştirdiğim motifsin. Bayan olarak bu işi yapan tek kişiyim Türkiye'de. Bir ailede herkes ustadır. Urgancılık tek başına yapılacak bir iş değildir. 7den 70 şe ailede herkes bu işle ilgilenir. Bizde urgan atölyesi yok. Benim hayalim urgan atölyesi açmak. Tamamen eski usullerde doğal bir üretim yapmak için yer aldım ve 20 metrelik haralarda 5 metre kapalı 15 metre açık alanda olacak şekilde atölyeyi yapacağım ve geleceğimiz olan öğrencilerimize tanıtmak çırak yetiştirmek istiyorum.
Evliyim iki çocuğum ikisinede bu mesleği öğrettim.Urgancılık çok güzel bir meslek. Kendir ipini ben heryerde kullandım. Süs yaptım. Çan aletlerine nazar boncuğu taktım balkon süsü yaptım. Yaptığım çalışmalarla ve araştırmalarla 5 yılda ismimi Türkiye'de duyurdum. Kendir çok kıymetli bir bitki. Gelişmekte olan bir ülke için kendir sanayide, ilaç yapımında, oksijen üretiminde, çevreyle uyumu açısından geri dönüşümü kat kat yüksek bir bitki.
Gittiğim bütün illerde urgancılıkla ilgili hanlar var. Bende Tokat'ta bütün ustalarımızın bir arada olduğu bir han istiyorum. Tokat'ın nacağı, bıçağı da çok kıymetli. Zurnacısı, kavalcısı, bakıcısı, demircisi, bağlamacısı, çömlekcisi, baskı kalıp oymacısı, yazmacısı, semercisi, bütün ustaların bir arada olduğu bir han hayal ediyorum. Tokat'ta el sanatlarına çok değer verilmiyor. İnşallah ben heryerde bunu dillendirmeye ve bu konuya dikkat çekmeye çalışıyorum. Umarım Bizim memmlekette de bu sanatcılara bir gün hakettiği değer verilir. Ben aynı zamanda Tokat Geleneksel El Sanatları Derneğinin (TOGES) başkanıyım. Bizdeki sanatçıların hemen hemen hepsi ahi geleneğinden gelen sanatçılar. Babadan oğula usta çırak ilişkisiyle zanaatlarını yapan bu insanlar sadece ve sadece yetkililerden ilgi görmek ve bu el emeği göz nuru alın terinin hak ettiği yere gelmesi için turizm alanında değerlendirilmesi ve bu alanda ustalarımıza imkan verilmesini istiyorum. Diyor Ayşe Demir Darende hanımefendi.
Dinlediğimiz yaşam öyküsünden Türkiye de ilk ve tek kadın urgancı ustası yaptığı işle fark yaratan ve normalde 5 çeşit olan yular urganını 9 çeşide çıkartarak ara yularlarıda insanların hizmetine sunarak 25 kişiye ekmek kapısı olan ve bildiğini ve lokmasını kadınlarla paylaşan işini aşkla yapan fark yaratan bir usta. Bizim ustalarımızın ürettikleri hem kalite açısından hemde çok yönlülük açısından çok yüksek seviyedeler. İşlerini titizlikle aşkla yapıyorlar ve konuya çok
hakimler. Buda bizim ustalarımızın farkı. Bu farkı fark eden ve değerlendiren vizyonu geniş yöneticilerimizin elinde Tokat şahlanmaya hazır bir potansiyelle geleceğe yön veren zanaatkarlarıyla otantik bir il olma özelliği taşımaktadır.
Teşekkürler Ayşe Darende Demir hanımefendi hikayenizi bizimle paylaştığınız için.
Çırak yetişmiyor, çocuklarına öğrettiyor.
25 kişiye ekmek kapısı.
Ustaların bir arada olduğu, turistlik bir han istiyor.
Baskı ve Kalıp oyma ustası Yasemin usta Kitap
Tokat ilinde yazmacıların 650 yıllık bir geçmişi vardır. Bu nedenle yazmacılığın yapıldığı anadolu kentleri arasında ise Tokat'ın yeri farklıdır. Yazmacılık geçmişte türünün en güzel örneklerini Tokat'ta vermiştir. Evliyaçelebi Tokat yazmaları için "beyaz pembe bezi diyar-ı Lohor'da yapılmaz. Güya altın gibi mücelladır. Kalemkar basma yüzü münakkaş perdeleri gayet memduh olur "der ve övgüyle söz eder. Türk el sanatları içinde Çit,yemeğini,çevre, Çember deyimleriyle tanıdığımızı yazma yıllar boyunca kadınlarımızın başörtüsü olmuştur. Türkülere ve manilere konu olan yazma, rengiyle, oyasıyla kadınların dili olmuş ve lal kadının derdini dillendirmiştir anadoluda.
Tokat'ta kara kalem ve elvan olmak üzere iki tip yazma basilmaktadir. Desen ve kompozisyon yönünden doğal bir görünüş hakim olan Tokat yazmalarında doğadaki motifler özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeden stilize edilerek kalıp üzerine aktarılmıştır Tokat'ın karakteristik motifleri tüm özellikleriyle birlikte yazmalara yansıtılmıştır. Doğadan alınan bitkisel motifler Çiçek ve meyve motifleri kalıp ustasınca başarılı bir kompozisyon içinde kumaş üzerine aktarılmıştır. Doğa bu desenlerin kaynağı olmuştur .
"Bir usta bin usta " sözüyle hikayeye başlamak istiyorum.2016 yılının en başarılı el sanatları ustası olarak ödül aldı. Bu sanata sahip çıkan ve yaşayan ustalardan Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Sanatkarı Yazma Baskı ve Kalıp oyma Ustası Yasemin Ertaştan hanımın Onu buralara taşıyan yaşam hikayesindeki sırları öğrenmek ve başarının sılarını çözmek için gelin kulak verelim anlattıklarına.
1970 yılında Tokat'ın Turhal ilçesinin Kalaycık köyünde doğdum.Annem ve babam çerkes .Tokat Ticeret lisesinden mezun oldum.Geleceğime yön verecek olan eğitimlerimi ilk olarak okuduğum bu okullardan aldım.folklör,atletizim (100 m 200 m siprinter) dallarında başarılarım var.Okulumu bitirip evlendim iki çocuk annesiyim.
savcılıktan özel izinle ceza evlerinde ilk bayan öğretici olarak mahkumlara baskı ve tasarım işini öğretmek ve bir şeyler öğrenmek için üç yıl gönüllü eğiticilik yaptım. Ceza evi bana çok şey öğretti. Hayata bakış açımı değiştirdi daha sıkı sarıldım işime eşime aşıma.
Tabi bu arada yapmadığım öğrenmediğim el sanatı kalmadı.Aklım baskıda kaldı.Fark yaratmak adına farklı bir şeyler yapmalıydım.Köklerden kopmadan aslına uygun baskıda modern tasarımları ilk ben yaptım.Kalıp oymacılığı tam bir terapi insanın iş yaparken işine odaklanması dikkat isteyen bir şey buda kalıp oyma işini yapan kişinin sadece ve sadece işine odaklanmasını sağlıyor.Çünkü keskin bıcaklarla iş yapıyoruz en ufak bir dikkatsizlik en az 3dikiş ile 11dikişe mal oluyor.Kalıp oymacılığı 650 yıllık bir geçmişi olan el sanatı.En güzel baskı ağacı ıhlamur ağacı emdiği boyayı kumaşa geri veren tek ağaç. Önce ağacı kesip 2yıl kurutuyorsun sonra parafinleyip deseni üzerine tersinden karbon kağıdıyla çiziyorsun,sonra karga burnu denen bıcaklarla oyuyorsun çünkü basıldığında modelin düzü çıkıyor. Kesip kuruttuğun ağaca çizdiğin ve derin derin oyduğun desenle yeniden hayat veriyorsun ve her yerde deseni yaşatıyorsun.Kalıplarımdan vaz geçemiyorum hepsi benim çocuğum gibi.idealim hotkotor (Tek model)olarak çalışmak istiyorum. Bu işi sanatsal anlamda bir yere taşımak ve bizden sonrakilere iz bırakabilmek.Uluslar arası boyuta taşımak istiyorum."diyor.
Fuarlara katılıyorum, atölyemde kursiyerlere bu sanatı öğretiyorum. Ben yaptığım işe aşığım. Elimde yılların birikiminden oluşan bir kolleksiyon var bunları tüm halkımızla ve şehrimizi gezmeye gelen turistlerle yazma baskı kalıp müzesi adı altında paylaşmak istiyorum.
Yasemin ustamın yaptığı işe verdiği önemden şunu anlıyorum.İnsanda öyle değil mi ?ilk önce ana rahminden kopartılıp aile ve çevredeki öğretilerle özümüzden kopartılıp kurutuluyoruz .Ve daha sonra hayat denen ustanın elinde hadiselerle ince ince oyularak fazkalıklardan kurtulup kalıbın üzerinde yeniden çizdiğimiz yönle hayat buluyoruz.Bu hayat bizim hayatımız.
Yasemin ustamın mekanındaki adaleti,kursiyerleriyle oluşturduğu bağı , halil ibrahim sofrasındaki bereketini,hayvanlara duyduğu sevgiyi 650 yıllık tarihin izlerini 100 yıllık eski bir ahşap evde dokusuna uygun otantik bir şekilde yaşatmaya çalışması Elbetteki görülmeye
değer ve takdire şayan. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın . Selam ve sevgilerimle...
Öğrenci yetşiyor
Kendi Atölyesinde usta öğretici.
Uluslar arası boyutlarda mesleğini tanıtmak istiyor.
9 Eylül 2019 Pazartesi
Kuaför ustası kitap
Kuaförlük mesleği tarihi MÖ 'lere dayanan çok eski bir meslek dalıdır. Saçı müşterinin zevkine ve sosyal yaşam tarzına göre biçimlendiren boyayan, kesimini ve bakımını yapan kişidir. Estetik bakış açısı olan, uzun süre ayakta durabilecek enerjiye sahip ,müşterinin isteklerine karşı duyarlı,iyi iletişim kurabilen bu mesleği kendisinde yeterlili görenlerin yapabileceği bir iş dalıdır.Aslına bakarsan sabırlı dert dinleye bilen ,kişileri rahatlatan onlara kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan adsız pisikolaglardır kuaförler.
1969 yılında Tokat merkez Bağlarda Cumaoğlu Sebahattinin kızı olarak dünyaya gelmişim.Annem ev hanımı.Bağların içinde ki çok güzel bir evde yaşadım. Çocukluğum çok güzel geçti. İlk okula başladığımda daha birinci sınıfta herşeyimle fark yaratmışım. Herkesten önce okumayı yazmayı öğrenmişim. Oynadığımız oyunlardaki liderlik tarafım öğretmenlerimin gözünden kaçmamış ve beni sınıf başkanı seçmişlerdi.
O yıllarda idealim öğretmen olmak veya annem hasta olduğu için doktor olup annemi iyileştirmekti amacım.Babam okumamız için elinden geleni yaptı test kitapları aldı sınavlara çalışabilmem için ama ben haylazlık yapıp arkadaşlarıma uydum ve 5. sınıftan sonra girdiğim sınavların hiç birisini kazanamadım.
Beni Alsancak kuaförünün sahibi Mehmet ustaya teslim ettiler, "Eti senin kemiği benim "demiş babam. Burada çalışmaya başladım. 6 ayda işi kavradım ve öğrendim çünkü çok hevesliyim. İşi öğrendikçe bir şeyleri başardıkça kendimi çok değerli hissediyorum. Ustam çok disiplinli ve değerli bir ustaydı ne öğrendiysem ondan öğrendim. Bir gün Mehmet ustam solak elle değilde sağ elle saç kesersen sana ustalık belgesi veririm kötü kız , yoksa bu belgeyi alamazsın dedi. Bende hırs yaptım azmettim bir buçuk yıl sağ elimle kağıt kestim alıştırma yaptım. En sonunda sağ elle saç kesimini başardım. 4 yıl sonra ustalık belgemi başarıyla aldım.
17 yaşında evlendim.Eşim bemim her şeyim bu güne kadar bana çok destek oldu beni hiç üzmedi çok şanslıyım. Beraber yürüdüğümüz bu evlilik yolunda her şeyi birlikte birbirimize destek olarak öğrendik.Birde kızımız oldu.Babamı ve ustamı unutmadım.
Ustamın iznini alarak ortaklıkla ve üç koltukla ilk işime başladım. Bu süre içinde çok şey öğrendim çok ustalar yetiştirdim. Bugün 23 koltuklu üç katlı ve tek bir noktadan yönetile bilen Türkiye'de salon dizaynı dalında birincilik ödülü almış bir kuaför salonunun yöneticiliğini yapıyorum. Aynı zamanda Ekip yönetiminde birinciliğim var. 12 tane mezunum var. Türkiye çapında ismimiz var. Bir çok ödüle layık görüldük. Aldığımız bu ödüller bizim doğru yolda olduğumuzu ve doğru işler yaptığımızın bir göstergesi olarak algılıyorum. 20 yıldır yanımda çalışan Ustalarım çıraklarım var. Ben bu işin alaylı yoldan gelip piri oldum. Bizden sonra yetişen usta yok bizler son ustalarız. Bu işin okulunu kurup öğrenci yetiştirip dalında uzman kuaförler yetiştirmek istiyorum. Ben bugüne kadar hiç bir yere reklam vermedim. Benim reklamımı müşterilerim yaptı.Tokat'ın kadınlarının ekmeğini çok yedim hepsinden Allah razı olsun . Köylülerin gelin başlarını çok yaptım para almadan. Hasat zamanı gellince parayı getirirlerdi. Çok yoğun çalıştım gecem gündüzüm işim oldu. Kendimi bu konuda nasıl geliştire bilirim dedim ve eğitimlere seminerlere katıldım. Oradan aldığım eğitimleri burada aynen uyguladım meslektaşlarım arasında fark yarattım ve onlarla diyaloğa geçip yenilikleri müşterilerimize en güzel şekilde sunduk.
Rabia Kalan Aktaş ustam üzerinden okuduğumuz hayat hikayesiyle bize işinin erbabı olmuş, 40 yıldır bu mesleğin içinde " eskiden annelerini süslerdim şimdi kızlarını süslüyorum " diyen, öğrendiği her şeyi ihtiyacı olanla paylaşan bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyen Hz Ali gibi ustalarına olan minnettarlığını ve ahde vefasını hiç bir zaman unutmamış. Ben değil, hayatın merkezine biz kavramını yerleştirmiş ve bütün yaşamı boyunca iletişim kurduğu insanlardan beslenmiş onları bir öğretmen olarak görmüş ve kendisini en iyi şekilde geliştirmiş bir başarı öyküsüyle etrafına ışık olan bir usta. Teşekkürler Rabia Ustam bizimle hayat hikayenizi paylaştığınız için.
Çırak yetişiyor...
Alaylı yoldan yetişen son ustalardan.
Kuaförlük okulu kurup öğrenci yetiştirmek istiyor.
1969 yılında Tokat merkez Bağlarda Cumaoğlu Sebahattinin kızı olarak dünyaya gelmişim.Annem ev hanımı.Bağların içinde ki çok güzel bir evde yaşadım. Çocukluğum çok güzel geçti. İlk okula başladığımda daha birinci sınıfta herşeyimle fark yaratmışım. Herkesten önce okumayı yazmayı öğrenmişim. Oynadığımız oyunlardaki liderlik tarafım öğretmenlerimin gözünden kaçmamış ve beni sınıf başkanı seçmişlerdi.
O yıllarda idealim öğretmen olmak veya annem hasta olduğu için doktor olup annemi iyileştirmekti amacım.Babam okumamız için elinden geleni yaptı test kitapları aldı sınavlara çalışabilmem için ama ben haylazlık yapıp arkadaşlarıma uydum ve 5. sınıftan sonra girdiğim sınavların hiç birisini kazanamadım.
Beni Alsancak kuaförünün sahibi Mehmet ustaya teslim ettiler, "Eti senin kemiği benim "demiş babam. Burada çalışmaya başladım. 6 ayda işi kavradım ve öğrendim çünkü çok hevesliyim. İşi öğrendikçe bir şeyleri başardıkça kendimi çok değerli hissediyorum. Ustam çok disiplinli ve değerli bir ustaydı ne öğrendiysem ondan öğrendim. Bir gün Mehmet ustam solak elle değilde sağ elle saç kesersen sana ustalık belgesi veririm kötü kız , yoksa bu belgeyi alamazsın dedi. Bende hırs yaptım azmettim bir buçuk yıl sağ elimle kağıt kestim alıştırma yaptım. En sonunda sağ elle saç kesimini başardım. 4 yıl sonra ustalık belgemi başarıyla aldım.
17 yaşında evlendim.Eşim bemim her şeyim bu güne kadar bana çok destek oldu beni hiç üzmedi çok şanslıyım. Beraber yürüdüğümüz bu evlilik yolunda her şeyi birlikte birbirimize destek olarak öğrendik.Birde kızımız oldu.Babamı ve ustamı unutmadım.
Ustamın iznini alarak ortaklıkla ve üç koltukla ilk işime başladım. Bu süre içinde çok şey öğrendim çok ustalar yetiştirdim. Bugün 23 koltuklu üç katlı ve tek bir noktadan yönetile bilen Türkiye'de salon dizaynı dalında birincilik ödülü almış bir kuaför salonunun yöneticiliğini yapıyorum. Aynı zamanda Ekip yönetiminde birinciliğim var. 12 tane mezunum var. Türkiye çapında ismimiz var. Bir çok ödüle layık görüldük. Aldığımız bu ödüller bizim doğru yolda olduğumuzu ve doğru işler yaptığımızın bir göstergesi olarak algılıyorum. 20 yıldır yanımda çalışan Ustalarım çıraklarım var. Ben bu işin alaylı yoldan gelip piri oldum. Bizden sonra yetişen usta yok bizler son ustalarız. Bu işin okulunu kurup öğrenci yetiştirip dalında uzman kuaförler yetiştirmek istiyorum. Ben bugüne kadar hiç bir yere reklam vermedim. Benim reklamımı müşterilerim yaptı.Tokat'ın kadınlarının ekmeğini çok yedim hepsinden Allah razı olsun . Köylülerin gelin başlarını çok yaptım para almadan. Hasat zamanı gellince parayı getirirlerdi. Çok yoğun çalıştım gecem gündüzüm işim oldu. Kendimi bu konuda nasıl geliştire bilirim dedim ve eğitimlere seminerlere katıldım. Oradan aldığım eğitimleri burada aynen uyguladım meslektaşlarım arasında fark yarattım ve onlarla diyaloğa geçip yenilikleri müşterilerimize en güzel şekilde sunduk.
Rabia Kalan Aktaş ustam üzerinden okuduğumuz hayat hikayesiyle bize işinin erbabı olmuş, 40 yıldır bu mesleğin içinde " eskiden annelerini süslerdim şimdi kızlarını süslüyorum " diyen, öğrendiği her şeyi ihtiyacı olanla paylaşan bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyen Hz Ali gibi ustalarına olan minnettarlığını ve ahde vefasını hiç bir zaman unutmamış. Ben değil, hayatın merkezine biz kavramını yerleştirmiş ve bütün yaşamı boyunca iletişim kurduğu insanlardan beslenmiş onları bir öğretmen olarak görmüş ve kendisini en iyi şekilde geliştirmiş bir başarı öyküsüyle etrafına ışık olan bir usta. Teşekkürler Rabia Ustam bizimle hayat hikayenizi paylaştığınız için.
Çırak yetişiyor...
Alaylı yoldan yetişen son ustalardan.
Kuaförlük okulu kurup öğrenci yetiştirmek istiyor.
BU TOPRAKLAR BİZİM ustalar ön söz
Zanaatkarlarımız; Anadolu'nun mayası olan bu topraklarda, yerel tohumların içinde evrensel değerleri barındıran bir hazinedir. İnsanıyla , doğasıyla, tarihi eserleriyle, otantik kültür yapısıyla keşfedilmeyi bekleyen bir cevherdir bu şehir.
Bu topraklar neyse bizde oyuz. Aslımızı inkar etmeyelim.Bu toprakları tanımadan ne yazar,
olursunuz ne usta ne insan. Doğduğun şehri tanıdığın için sahip çıkarsın özüne. Kah usta olur kah şair, kah kadın kah erkek tecrübeleriyle DEMLENMİŞ İNSAN olursun bu topraklarda.
Bu şehir kültürüyle, tarihiyle, zanaatkarlarıyla Orta Karedeniz'in ortasında bir gemi gibidir. Kucaklayıcı ,modern, yüksek medeniyete sahip, kardeşlik kokan evrensel güzellikleri doğurmaya gebe bir kadındır. Çünkü bu şehirin yerel tohumlarında evrensel sırlar gizlidir. İşte bu sırları açığa çıkaracak günlerin doğumu çok yakındır.
Bu topraklar öyle bir toprak ki pireyi deve yapar efsaneleştirirsin tüm dünyaya adını duyurur unutulmaya yüz tutmuş nasırlı elleri yeniden çalıştırır değer katarsın. Bir kaşık MAYA ile koca bir kazan sütü çalarsın. Yeniden okursun hayatı . Bu topraklarda ortak yapı, bizi biz yapan insani değerlerimiz etnik köklerimizden kaynaklanan farklılığımız aslında en büyük zenginliğimizdir. Sanat " toplumun yerleşik tavırlarının eleştirisinden doğar" bu eleştirinin ön koşulu ise yüzleşmektir. Müslümanlar, Hiristiyanlar, Ermeniler, Çingeneler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler , Aleviler, Çerkezler, Kürtler , Gürcüler, Muhacirler... hepimiz nuhun gemisinde yolculuk yapan ve karaya oturan bir avuç iyi insan. Yakın zamana kadar sadece insan vardı. Zengin fakir ayrımı yapılmadan kültürlerimizin farklılığına rağmen bu topraklar bizi biz yapan bir aileydi. Köklerinden beslenen bu şehir kültür mirasıyla yeniden filizlenip dal budak vermeye hazır bir tavdadır.
Kadınlarımız rengarenk giyinirdi her giyilen rengin anlamı vardı, Anadolu kadınlarıydı onlar, dövmeleri vardı, allı pullu sarı yazmaları, Sırmalı oyaları ,bindallı giysileri, ipek şaldan iğne oyaları, kınalı elleri vardı kadınların. Bu topraklar bizimdi. Ekmek kokardı evler, duman tüterdi ocaktan, tezek kokardı köyler bu topraklar bizimdi. Yiğitler demir döverdi tavında, ok atardı at üstünde, taşı sıksa suyunu çıkarırlardı. Kimse aç yatmazdı.Herkes birbirini gözetlerdi bu topraklarda.
Var olanları yok etmek için kültürümüzü yok ettiler. dilimiz ile oynadılar. Eğer bir şehirde veya ülkede tarihi eserleri koruyamıyorsan, gövdene baltayı vuruyor, köklerle bağı kesiyor, gelecek olan neslin bilincini yok ediyorsun, yıkıyorsun demektir. Bizi yok etmek için folklorumuzu yok ediyorlar. Yemeklerimizi, adetlerimizi, örflerimizi, giysilerimizi yok ettiler.
OYSA GELECEK GEÇMİŞTE SAKLIYDI.
Sayılı bir kaç anadolu aydını Anadolu’yu karış karış gezerek bir çok halk türkülerini derledi. O zaman o türküler derlenmeseydi şimdi bu türkülerden haberimiz bile olmayacaktı. Dönem dönem zanaatlarımız sanayinin, gelişen teknolojinin getirisi karşısında bir bir yok oldu.
Bugün acele etmeli AZRAİLDEN ÖNCE DAVRANMALIYIZ. Bu kültürü yaşayan yaşatan insanlar yaşlandı. Yaşayan insanlarımıza ulaştığımızda belki de bulamayacağız çok geç kalmış olacağız. Şu anda bize ait olmayan bir kültürü kullanıyoruz. Uyanmalı, farketmeli ve yanlışın neresinden dönersek kar saymalıyız. Kültürün devamını sağlayan dildir ve dil yazılı olmalıdır. Para için insan feda edilmemeli. El emeği alınteriyle üretim yapanı gözetlemeli hakkı verilmeli.
Tüketim toplumu olduk çıktık. Günümüzde Her şey çok kolay harcanıyor gözden çıkarılıyor, sevgiler, aşklar, zanaatlar, dostluklar, tarih , kültür, orman, doğa, insan, hayvan hatta ve hatta yaşadığın coğrafyanın bile bir çırpıda üstü çiziliyor.
Derdiyle dertlendiğim herşey aşktır benim için. Bu bir kitap,izlemek istediğim bir film, bir seyehat , bir tutku, bir hayal olabilir. Toplum konuşmuyor, konuşamıyoruz. Hayallerimiz yok. Gençlerimiz bizim derdimizle dertlenmiyor. Ortak değerlerimizi yitirdik. İletişimimiz zayıf. Teknoloji bağımlısı olduk hepimiz. Bizler yoğun bakımda yatan cihaza bağlanmış komada yaşayan hasta insanlar gibiyiz. Bu küçük cep aletleri bizi esir almış durumda. Teknolojinin getirdiği esaret aşkları da, sevgileri de, dostlukları da bir bir bitiriyor. İnsanı insan olmaktan çıkartıyor, yaşamın içinde İnsanı eritiyor yok ediyor. Bütün bu saydığım olumsuzluklara bir çare olarak insanı rehabilite eden uğraşların el sanatlarının yeniden insanlıkla buluşması ve değer kazanması gerekiyor
Öze dönmeli toprakla bağı kuvvetlendirip kendimizi temizlemeli, insanı insan yapan emeği yeniden yeşertmeliyiz. Gözgöze dizdize sohbetleri, çıtır çıtır yanan sobanın sıcaklığında cızır cızır kaynayan demliğin sesiyle pekiştirmeli, tavşan kanı çayları yudumlarken her bir sözcük yüreğimize dokunmalı, içselleştirilerek hayatımıza anlam katmalı.
İşte toprağı, bakırı, demiri , ahşabı bilgisiyle ve becerisiyle sanata çevirenlerin diyarı, yaşayan tarihi eserleriyle, efsane ustalarıyla, geleceğin mayasını içinde barındıran bu şehrin bir evladı
olarak sesleniyorum. Bu şehir kültür mirası ve otantik yerel turizimiyle kutup yıldızı misali öncü ve yol gösterici olmaya hazır. Sağ duyulu yöneticilerimizin elinde yine yeni yeniden bu meslekler Sanat Okullarında , Kız Meslek Liselerinde, Üniversitenin açacağı USTALAR AKADEMİSİNDE yan alan olarak okutulmalı, öğrencilere aktarılmalı, usta çırak ilişkisiyle meslekler canlandırılmalı bu mesleği yapan gençlerimize destek verilmeli ve sahada yer verilerek otantikliğimizi koruyarak yeniden yaşatılmalı. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle...
Dünya köylüsü
Ayla Bağ
Bu topraklar neyse bizde oyuz. Aslımızı inkar etmeyelim.Bu toprakları tanımadan ne yazar,
olursunuz ne usta ne insan. Doğduğun şehri tanıdığın için sahip çıkarsın özüne. Kah usta olur kah şair, kah kadın kah erkek tecrübeleriyle DEMLENMİŞ İNSAN olursun bu topraklarda.
Bu şehir kültürüyle, tarihiyle, zanaatkarlarıyla Orta Karedeniz'in ortasında bir gemi gibidir. Kucaklayıcı ,modern, yüksek medeniyete sahip, kardeşlik kokan evrensel güzellikleri doğurmaya gebe bir kadındır. Çünkü bu şehirin yerel tohumlarında evrensel sırlar gizlidir. İşte bu sırları açığa çıkaracak günlerin doğumu çok yakındır.
Bu topraklar öyle bir toprak ki pireyi deve yapar efsaneleştirirsin tüm dünyaya adını duyurur unutulmaya yüz tutmuş nasırlı elleri yeniden çalıştırır değer katarsın. Bir kaşık MAYA ile koca bir kazan sütü çalarsın. Yeniden okursun hayatı . Bu topraklarda ortak yapı, bizi biz yapan insani değerlerimiz etnik köklerimizden kaynaklanan farklılığımız aslında en büyük zenginliğimizdir. Sanat " toplumun yerleşik tavırlarının eleştirisinden doğar" bu eleştirinin ön koşulu ise yüzleşmektir. Müslümanlar, Hiristiyanlar, Ermeniler, Çingeneler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler , Aleviler, Çerkezler, Kürtler , Gürcüler, Muhacirler... hepimiz nuhun gemisinde yolculuk yapan ve karaya oturan bir avuç iyi insan. Yakın zamana kadar sadece insan vardı. Zengin fakir ayrımı yapılmadan kültürlerimizin farklılığına rağmen bu topraklar bizi biz yapan bir aileydi. Köklerinden beslenen bu şehir kültür mirasıyla yeniden filizlenip dal budak vermeye hazır bir tavdadır.
Kadınlarımız rengarenk giyinirdi her giyilen rengin anlamı vardı, Anadolu kadınlarıydı onlar, dövmeleri vardı, allı pullu sarı yazmaları, Sırmalı oyaları ,bindallı giysileri, ipek şaldan iğne oyaları, kınalı elleri vardı kadınların. Bu topraklar bizimdi. Ekmek kokardı evler, duman tüterdi ocaktan, tezek kokardı köyler bu topraklar bizimdi. Yiğitler demir döverdi tavında, ok atardı at üstünde, taşı sıksa suyunu çıkarırlardı. Kimse aç yatmazdı.Herkes birbirini gözetlerdi bu topraklarda.
Var olanları yok etmek için kültürümüzü yok ettiler. dilimiz ile oynadılar. Eğer bir şehirde veya ülkede tarihi eserleri koruyamıyorsan, gövdene baltayı vuruyor, köklerle bağı kesiyor, gelecek olan neslin bilincini yok ediyorsun, yıkıyorsun demektir. Bizi yok etmek için folklorumuzu yok ediyorlar. Yemeklerimizi, adetlerimizi, örflerimizi, giysilerimizi yok ettiler.
OYSA GELECEK GEÇMİŞTE SAKLIYDI.
Sayılı bir kaç anadolu aydını Anadolu’yu karış karış gezerek bir çok halk türkülerini derledi. O zaman o türküler derlenmeseydi şimdi bu türkülerden haberimiz bile olmayacaktı. Dönem dönem zanaatlarımız sanayinin, gelişen teknolojinin getirisi karşısında bir bir yok oldu.
Bugün acele etmeli AZRAİLDEN ÖNCE DAVRANMALIYIZ. Bu kültürü yaşayan yaşatan insanlar yaşlandı. Yaşayan insanlarımıza ulaştığımızda belki de bulamayacağız çok geç kalmış olacağız. Şu anda bize ait olmayan bir kültürü kullanıyoruz. Uyanmalı, farketmeli ve yanlışın neresinden dönersek kar saymalıyız. Kültürün devamını sağlayan dildir ve dil yazılı olmalıdır. Para için insan feda edilmemeli. El emeği alınteriyle üretim yapanı gözetlemeli hakkı verilmeli.
Tüketim toplumu olduk çıktık. Günümüzde Her şey çok kolay harcanıyor gözden çıkarılıyor, sevgiler, aşklar, zanaatlar, dostluklar, tarih , kültür, orman, doğa, insan, hayvan hatta ve hatta yaşadığın coğrafyanın bile bir çırpıda üstü çiziliyor.
Derdiyle dertlendiğim herşey aşktır benim için. Bu bir kitap,izlemek istediğim bir film, bir seyehat , bir tutku, bir hayal olabilir. Toplum konuşmuyor, konuşamıyoruz. Hayallerimiz yok. Gençlerimiz bizim derdimizle dertlenmiyor. Ortak değerlerimizi yitirdik. İletişimimiz zayıf. Teknoloji bağımlısı olduk hepimiz. Bizler yoğun bakımda yatan cihaza bağlanmış komada yaşayan hasta insanlar gibiyiz. Bu küçük cep aletleri bizi esir almış durumda. Teknolojinin getirdiği esaret aşkları da, sevgileri de, dostlukları da bir bir bitiriyor. İnsanı insan olmaktan çıkartıyor, yaşamın içinde İnsanı eritiyor yok ediyor. Bütün bu saydığım olumsuzluklara bir çare olarak insanı rehabilite eden uğraşların el sanatlarının yeniden insanlıkla buluşması ve değer kazanması gerekiyor
Öze dönmeli toprakla bağı kuvvetlendirip kendimizi temizlemeli, insanı insan yapan emeği yeniden yeşertmeliyiz. Gözgöze dizdize sohbetleri, çıtır çıtır yanan sobanın sıcaklığında cızır cızır kaynayan demliğin sesiyle pekiştirmeli, tavşan kanı çayları yudumlarken her bir sözcük yüreğimize dokunmalı, içselleştirilerek hayatımıza anlam katmalı.
İşte toprağı, bakırı, demiri , ahşabı bilgisiyle ve becerisiyle sanata çevirenlerin diyarı, yaşayan tarihi eserleriyle, efsane ustalarıyla, geleceğin mayasını içinde barındıran bu şehrin bir evladı
olarak sesleniyorum. Bu şehir kültür mirası ve otantik yerel turizimiyle kutup yıldızı misali öncü ve yol gösterici olmaya hazır. Sağ duyulu yöneticilerimizin elinde yine yeni yeniden bu meslekler Sanat Okullarında , Kız Meslek Liselerinde, Üniversitenin açacağı USTALAR AKADEMİSİNDE yan alan olarak okutulmalı, öğrencilere aktarılmalı, usta çırak ilişkisiyle meslekler canlandırılmalı bu mesleği yapan gençlerimize destek verilmeli ve sahada yer verilerek otantikliğimizi koruyarak yeniden yaşatılmalı. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle...
Dünya köylüsü
Ayla Bağ
1 Eylül 2019 Pazar
Bayramınız Bayram ola ...
Günümüz çocuk eğitimi ile yaklaşık 100 yıl önce ki anne babaların çocuk eğitimi arasındaki uçurum farkı gözler önüne seren Muzaffer İzgü'nün bu anlatımı sosyolojik , ekonomik ve kültürel açıdan bir çocuğu yetiştirirken, ebeveynlerin davranışlarının çocuk üzerinde bıraktığı köklü izi ve derin hissiyatın çocuk gelişiminde çok büyük etki ettiğini gözlerimiz önüne seriyor. Günümüz ebebeynlerinin ezberci, hazırcı, gerçek olmayan hikayelerle uyutulan ve sözlü eğitimin yetiştirdiği nesillerle, yaşayarak davranışlarıyla örnek olmanın somut örneğini gözler önüne seren bu hikayeyi sizlerle bir 30 Ağustos Zafer Bayramı sabahında paylaşmak istedim.
Muzaffer İzgü kendini anlatıyor:
“Babam bir ev yapmış bize, tahta parçalarından… Adana'ya yapılan ilk gecekonduydu. Ondan önce gecekondu bilinmiyordu. Dam çinkoydu, babam eskiciden almış, üstünü çamurla sıvamış, tek oda… Yatak odası, yemek odası, oturma odası, misafir odası, mutfak, hatta banyo, hepsi o oda… Annem bizi leğende yıkardı, kendileri de aynı leğende yıkanırdı, hiç unutmuyorum, annem bir kova su getirir, bir de maşrapa, ben leğene otururdum, annem su dökerdi kafama, bütün içtenliğimle söylüyorum, havlu yoktu, annem eski fanilaları birbirine dikip bi şey yapmıştı, onunla bizi kurutur, köşeye oturturtu. Yer yatağına, yere sıralanır yatardık, en başa babam, yanına annem, yanına ablam, yanına öteki ablam, yanına ağabeyim, en uca ben, üç kişiye bir yorgan düşerdi, Tekir vardı, kedimiz, kim çok üşüyorsa, annem Tekir'i onun üzerine koyardı, Tekir ısıtırdı sabaha kadar… Gece yarısı yağmur yağarsa, tıp tıp tıp, yağmur damlası tam da benim burnumu bulurdu. Şubatta odun kömür biterdi bizde. Ama, hepimiz birbirimizi çok severdik, annem babamı çok sever, babam annemi çok sever, kardeşler birbirini çok severdi, böyle bir evdem çıktım ben.”
*
“Babam okulda hademeydi. Annem çamaşıra giderdi, onun bunun çamaşırına… Önüne dağ gibi çamaşır yığarlardı, karşılığı bir lira… Deterjan yok o zamanlar, küllü su vardı, küllü su elini parçalardı, akşam bir lirayla mutlu mutlu gelirdi. O yoksulluk içinde annemin üç çeşit yemeği vardı, etli bulgur, otlu bulgur, sütlü bulgur… Etli bulgur dediğim, et yok, annem ekmeğin kabuğunu kuyruk yağında kızartırdı, bulgur içine dizerdi, Alllahhh, oldu sana etli bulgur, çatır çutur yerdik. Seyhan'ın kıyısından ebegümeci toplardım, otlu bulgur olurdu.
Sütlü bulgur ise, aslında ayranlı bulgur, paramız bir kase yoğurda yeterdi, bir kase yoğurda bolca suyu karıştır, o ayranı yedi insanın yiyeceği bulgura karıştır, güya sütlü bulgur… Ama dedim ya,sevgi öylesine çoktu ki evde, sevgi karnımızı doyuruyordu.”
“Annem de babam da Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu insanlardı.”*
“29 Ekim 1933, Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyet'in 10'uncu yılı… Gündüz resmigeçit olurdu, Atatürk Parkı'nın orada yapılırdı, annem gündüz törene gidiyor, izliyor, alkışlıyor. Annem okuma yazma bilmezdi, ama, nasıl bir Cumhuriyetçi kadındı… Gece fener alayı var. Annem illa ‘ben fener alayına gideceğim' diyor. Bana dokuz aylık hamile… Babam yalvarıyor, ‘yahu hanım gündüz gittin, karnın burnunda, orada sancın filan tutmasın' diyor. Annem dinlemiyor, ‘yok ben gideceğim' diyor.
Babam ne desin, peki diyor. Karşı komşumuz Nazmiye hanım teyze var. Onunla birlikte gidiyorlar. Adana Saathane'nin orası, mahşeri kalabalık, Yağ Cami'nin oradan bando çala çala geliyor. Annemin sancısı başlıyor! Nazmiye hanım teyze polise koşuyor, ‘çok kalabalık çıkamıyoruz' diyor, polis çare buluyor, ‘bandonun arkasına takılın, ilk boşluktan çıkın' diyor. Önde bando, arkasında annem, karnında ben, arkamızda fener alayı… Eve geliyor, doğuyorum. Bando mızıka takımı “çıktık açık alınla” dedikçe, ben de annemin karnından çıkmak için bağırıp duruyormuşum. Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde Onuncu Yıl Marşı eşliğinde doğuyorum, var mı daha büyük mutluluk.”
*
“Beş yaşındayım. Babam o zamanlar Saathane'nin oralarda bir kahvede garson olarak çalışıyor. Patronuna ‘yarın Atatürk gelecek, çocuklarımı götüreceğim, büyük insanı yakından görsünler' diyor. Patron itiraz ediyor, ‘sen gidersen çayı kim taşıyacak?' diyor. Babam ‘istersen işime son ver, ben yarın çocuklarımı Atatürk'e götüreceğim' diyor. Ertesi gün, annemin elinde bir kara torba, babamın elinde bir testi, yola düştük, Atatürk istasyon alanına gelecekmiş, kürsünün 20 metre kadar
uzağındayız, yer tutmak için erken gittik, kara torbada zeytin ekmek, karnımızı doyurduk, suyumuzu
içtik, bir gürültü bir ses, Atatürk geldi… Herkes ayağa kalktı, ben de kalktım ama nerede göreceğim, boyum yetmiyor, alkışlar, Atatürk çok yaşa sesleri, babam beni omzuna oturttu, ben de alkışlıyorum aklım sıra, az daha arkam üstü düşüyordum, babam son anda yakaladı, o sırada gördüm o güzel insanı, bir heyecanlandım, ‘bak baba Atatürk baba' filan diye bağırıyorum, son sözleri hâlâ aklımda, ‘çok çalışacağız arkadaşlar' lafını hiç unutmuyorum, belki de ömrüm boyunca bu denli çalışmamın
sebebi budur, ‘çok çalışacağız arkadaşlar' dedi, beynime kazındı, kürsüden indi, gitti. 1938'di. Babam hem sevinçliydi, hem üzgündü, ‘hasta hasta Adana'ya geldi' demişti, ‘niye baba?' diye sordum, ‘seni görmeye geldi oğlum' dedi, ben bir şiştim, bir sevindim, çocuk aklı işte, Atatürk beni görmeye gelmiş… İşte böyle bir ana babadan, böyle bir evden çıktı Muzaffer İzgü.”
*
“Atatürk öldüğünde, biz dört arkadaşım, elektrik direğinin dibinde ağlamaya başladık. Ağlıyorum ama, neye ağladığımı bilmiyorum tabii, ‘Atatürk ölmüş' dediler, ağlamaya başladılar, ben de ağladım, gözyaşlarımızı bir havuza toplar gibi ağladık arkadaşlarımla… Koştum sonra, eve gittim. ‘Anne Atatürk ölmüş' dedim, ağlıyordu annem… Nuri amca diye bir akrabamız vardı, yakınlarda götürüp toprağa koymuştuk, ‘Nuri amca gibi mi oldu?' dedim, annem ‘he oğlum' dedi, benim bir gidişim var arkadaşlarımın yanına, nasıl ağlıyorum, Atatürk ölmez çünkü, beynimde öyle bir insan o, ışıklar içinde yatsın, büyük insanım o benim, çok büyük insanım o benim.”
*
Muzaffer İzgü, Muzaffer İzgü'yü işte böyle anlatırdı.
*(Alıntı)
Mübarek adamdı.
Onuncu Yıl Marşı'yla geldi.
Zafer Bayramı'yla veda etti.
Eğilmeden, bükülmeden, biat etmeden, nasıl başladıysa öyle bitirdi.
*
Yıl 1999 Oğlum 6 yaşında. Ankara'nın ayazında bir kış günü Karapürçek Şair Nedim ilköğretim ilk okulunda ki imza gününde buluşan. Gülümsemesiyle güneş gibi sımsıcacık içimizi ısıtan, edebiyatımızın güçlü yazarlarından olan ulu çınarın kitaplarıyla karşılaşmanın, tanışmanın gururunu yaşayan bir anneyle oğulun zihin dünyasının şekillenmesini sağlayan, yolumuzu aydınlatan meşaleydi.
*
Zorluklar karşısında hayata gülümseyerek bakmamızı… “Kindar nesil” olmak yerine, daima “insan nesil” kalmayı öğretti.
*
Cumhuriyetin yetiştirdiği aydın bir öğretmen,
Güzelliği ve iyiliği sevgiyle eken bir çiftçi,
Çalışmanın ve üretmenin mutluluğunu alın teriyle kazanmanın bereketini, onurlu duruşu bize nakşeden bir sanatkardı.
Teşekkürler Muzaffer İzgü yaşamınızla, yazdıklarınızla bize örnek olduğunuz için.
30 Ağustos Zafer Bayramında bizlere bu vatanı kanlarıyla canlarıyla hediye eden atalarımızı şehitlerimizi rahmet minnet ve saygıyla anıyor,
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR" sözüyle vicdanı hür, fikri hür nesiller yetiştirmek ve üzerimize düşen görevi layıkıyla yerine getirmek için açtığın yolda gözterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.
Ne mutlu Türküm diyene...
30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun...
Dünya Köylüsü
Ayla Bağ
Muzaffer İzgü kendini anlatıyor:
“Babam bir ev yapmış bize, tahta parçalarından… Adana'ya yapılan ilk gecekonduydu. Ondan önce gecekondu bilinmiyordu. Dam çinkoydu, babam eskiciden almış, üstünü çamurla sıvamış, tek oda… Yatak odası, yemek odası, oturma odası, misafir odası, mutfak, hatta banyo, hepsi o oda… Annem bizi leğende yıkardı, kendileri de aynı leğende yıkanırdı, hiç unutmuyorum, annem bir kova su getirir, bir de maşrapa, ben leğene otururdum, annem su dökerdi kafama, bütün içtenliğimle söylüyorum, havlu yoktu, annem eski fanilaları birbirine dikip bi şey yapmıştı, onunla bizi kurutur, köşeye oturturtu. Yer yatağına, yere sıralanır yatardık, en başa babam, yanına annem, yanına ablam, yanına öteki ablam, yanına ağabeyim, en uca ben, üç kişiye bir yorgan düşerdi, Tekir vardı, kedimiz, kim çok üşüyorsa, annem Tekir'i onun üzerine koyardı, Tekir ısıtırdı sabaha kadar… Gece yarısı yağmur yağarsa, tıp tıp tıp, yağmur damlası tam da benim burnumu bulurdu. Şubatta odun kömür biterdi bizde. Ama, hepimiz birbirimizi çok severdik, annem babamı çok sever, babam annemi çok sever, kardeşler birbirini çok severdi, böyle bir evdem çıktım ben.”
*
“Babam okulda hademeydi. Annem çamaşıra giderdi, onun bunun çamaşırına… Önüne dağ gibi çamaşır yığarlardı, karşılığı bir lira… Deterjan yok o zamanlar, küllü su vardı, küllü su elini parçalardı, akşam bir lirayla mutlu mutlu gelirdi. O yoksulluk içinde annemin üç çeşit yemeği vardı, etli bulgur, otlu bulgur, sütlü bulgur… Etli bulgur dediğim, et yok, annem ekmeğin kabuğunu kuyruk yağında kızartırdı, bulgur içine dizerdi, Alllahhh, oldu sana etli bulgur, çatır çutur yerdik. Seyhan'ın kıyısından ebegümeci toplardım, otlu bulgur olurdu.
Sütlü bulgur ise, aslında ayranlı bulgur, paramız bir kase yoğurda yeterdi, bir kase yoğurda bolca suyu karıştır, o ayranı yedi insanın yiyeceği bulgura karıştır, güya sütlü bulgur… Ama dedim ya,sevgi öylesine çoktu ki evde, sevgi karnımızı doyuruyordu.”
“Annem de babam da Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu insanlardı.”*
“29 Ekim 1933, Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyet'in 10'uncu yılı… Gündüz resmigeçit olurdu, Atatürk Parkı'nın orada yapılırdı, annem gündüz törene gidiyor, izliyor, alkışlıyor. Annem okuma yazma bilmezdi, ama, nasıl bir Cumhuriyetçi kadındı… Gece fener alayı var. Annem illa ‘ben fener alayına gideceğim' diyor. Bana dokuz aylık hamile… Babam yalvarıyor, ‘yahu hanım gündüz gittin, karnın burnunda, orada sancın filan tutmasın' diyor. Annem dinlemiyor, ‘yok ben gideceğim' diyor.
Babam ne desin, peki diyor. Karşı komşumuz Nazmiye hanım teyze var. Onunla birlikte gidiyorlar. Adana Saathane'nin orası, mahşeri kalabalık, Yağ Cami'nin oradan bando çala çala geliyor. Annemin sancısı başlıyor! Nazmiye hanım teyze polise koşuyor, ‘çok kalabalık çıkamıyoruz' diyor, polis çare buluyor, ‘bandonun arkasına takılın, ilk boşluktan çıkın' diyor. Önde bando, arkasında annem, karnında ben, arkamızda fener alayı… Eve geliyor, doğuyorum. Bando mızıka takımı “çıktık açık alınla” dedikçe, ben de annemin karnından çıkmak için bağırıp duruyormuşum. Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde Onuncu Yıl Marşı eşliğinde doğuyorum, var mı daha büyük mutluluk.”
*
“Beş yaşındayım. Babam o zamanlar Saathane'nin oralarda bir kahvede garson olarak çalışıyor. Patronuna ‘yarın Atatürk gelecek, çocuklarımı götüreceğim, büyük insanı yakından görsünler' diyor. Patron itiraz ediyor, ‘sen gidersen çayı kim taşıyacak?' diyor. Babam ‘istersen işime son ver, ben yarın çocuklarımı Atatürk'e götüreceğim' diyor. Ertesi gün, annemin elinde bir kara torba, babamın elinde bir testi, yola düştük, Atatürk istasyon alanına gelecekmiş, kürsünün 20 metre kadar
uzağındayız, yer tutmak için erken gittik, kara torbada zeytin ekmek, karnımızı doyurduk, suyumuzu
içtik, bir gürültü bir ses, Atatürk geldi… Herkes ayağa kalktı, ben de kalktım ama nerede göreceğim, boyum yetmiyor, alkışlar, Atatürk çok yaşa sesleri, babam beni omzuna oturttu, ben de alkışlıyorum aklım sıra, az daha arkam üstü düşüyordum, babam son anda yakaladı, o sırada gördüm o güzel insanı, bir heyecanlandım, ‘bak baba Atatürk baba' filan diye bağırıyorum, son sözleri hâlâ aklımda, ‘çok çalışacağız arkadaşlar' lafını hiç unutmuyorum, belki de ömrüm boyunca bu denli çalışmamın
sebebi budur, ‘çok çalışacağız arkadaşlar' dedi, beynime kazındı, kürsüden indi, gitti. 1938'di. Babam hem sevinçliydi, hem üzgündü, ‘hasta hasta Adana'ya geldi' demişti, ‘niye baba?' diye sordum, ‘seni görmeye geldi oğlum' dedi, ben bir şiştim, bir sevindim, çocuk aklı işte, Atatürk beni görmeye gelmiş… İşte böyle bir ana babadan, böyle bir evden çıktı Muzaffer İzgü.”
*
“Atatürk öldüğünde, biz dört arkadaşım, elektrik direğinin dibinde ağlamaya başladık. Ağlıyorum ama, neye ağladığımı bilmiyorum tabii, ‘Atatürk ölmüş' dediler, ağlamaya başladılar, ben de ağladım, gözyaşlarımızı bir havuza toplar gibi ağladık arkadaşlarımla… Koştum sonra, eve gittim. ‘Anne Atatürk ölmüş' dedim, ağlıyordu annem… Nuri amca diye bir akrabamız vardı, yakınlarda götürüp toprağa koymuştuk, ‘Nuri amca gibi mi oldu?' dedim, annem ‘he oğlum' dedi, benim bir gidişim var arkadaşlarımın yanına, nasıl ağlıyorum, Atatürk ölmez çünkü, beynimde öyle bir insan o, ışıklar içinde yatsın, büyük insanım o benim, çok büyük insanım o benim.”
*
Muzaffer İzgü, Muzaffer İzgü'yü işte böyle anlatırdı.
*(Alıntı)
Mübarek adamdı.
Onuncu Yıl Marşı'yla geldi.
Zafer Bayramı'yla veda etti.
Eğilmeden, bükülmeden, biat etmeden, nasıl başladıysa öyle bitirdi.
*
Yıl 1999 Oğlum 6 yaşında. Ankara'nın ayazında bir kış günü Karapürçek Şair Nedim ilköğretim ilk okulunda ki imza gününde buluşan. Gülümsemesiyle güneş gibi sımsıcacık içimizi ısıtan, edebiyatımızın güçlü yazarlarından olan ulu çınarın kitaplarıyla karşılaşmanın, tanışmanın gururunu yaşayan bir anneyle oğulun zihin dünyasının şekillenmesini sağlayan, yolumuzu aydınlatan meşaleydi.
*
Zorluklar karşısında hayata gülümseyerek bakmamızı… “Kindar nesil” olmak yerine, daima “insan nesil” kalmayı öğretti.
*
Cumhuriyetin yetiştirdiği aydın bir öğretmen,
Güzelliği ve iyiliği sevgiyle eken bir çiftçi,
Çalışmanın ve üretmenin mutluluğunu alın teriyle kazanmanın bereketini, onurlu duruşu bize nakşeden bir sanatkardı.
Teşekkürler Muzaffer İzgü yaşamınızla, yazdıklarınızla bize örnek olduğunuz için.
30 Ağustos Zafer Bayramında bizlere bu vatanı kanlarıyla canlarıyla hediye eden atalarımızı şehitlerimizi rahmet minnet ve saygıyla anıyor,
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR" sözüyle vicdanı hür, fikri hür nesiller yetiştirmek ve üzerimize düşen görevi layıkıyla yerine getirmek için açtığın yolda gözterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.
Ne mutlu Türküm diyene...
30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun...
Dünya Köylüsü
Ayla Bağ
27 Ağustos 2019 Salı
SERZENİŞ
MUHTEŞEM BİR YAZI........
Ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Yazılarınızı fırsat buldukça okuyorum.
Yazılarınızda sık sık “Gençlik nereye gidiyor?” türünden yakınmalarınız oluyor? Gençlik derken herhâlde lise ve üniversite öğrencilerini kastediyorsunuz. Bu durumda ben de nereye gittiğini çok merak ettiğiniz o grubun bir üyesiyim.
Madem bu ülkede yaşayan insanları gençler ve yetişkinler olarak ikiye ayırdınız, ben de siz yetişkinlere bazı sorular sormak istiyorum.
Bir köşe yazarı olarak gençlerin nereye gittiğinden çok, yetişkinlerin nerede durduğuyla ilgilenmeniz gerekmiyor mu?
Ülkenin başını belaya sokan olayların başaktörleri genelde gençler mi, yoksa yetişkinler mi?
Bu ülkede yüz binlerce öğrenci tek bir soru fazla yapabilmek için dirsek çürütürken, birileri sınav sorularını ve sorularla birlikte gençlerin hayallerini çaldı ve geleceğimizi çürüttü. Bu soruları çalanlar lise öğrencileri miydi?
15 Temmuz’u planlayanlar kaçıncı sınıfa gidiyordu?
Milletin yüzüne baka baka yalan söyleyen siyasetçiler hangi üniversitede okuyor?
Sanatçı kimliğiyle her türlü ahlaksızlığı yapanlar ergen mi?
Din adamı sıfatıyla ekranlara çıkıp inancıma ve değerlerime küfredenler kaç yaşında?
Sinemada 7 yaş üstüne uygun olarak işaretlenmiş filmde bel üstüne çıkamayan yapımcılar kaç doğumlu?
Lütfen artık gençliğe laf söylemeyi bırakın da yetişkinlere bakın ve “Sizler bu ülkenin geleceğisiniz!” gibi klişe sloganlardan vazgeçin.
Çünkü sizler bu ülkenin bugünüsünüz. Siz yaşadığınız günü bile kurtaramazken, yarınları kurtarma işini niçin bize ihale ediyorsunuz?
Kimin elinin kimin cebinde belli olmadığı, çarpık ilişkilerle dolu dizilere reyting rekoru kırdıran sizlersiniz. Kan damlayan, şiddet kusan senaryoları siz yazdırıyorsunuz.
Evlilik gibi kutsal bir müesseseyi, evlilik programlarında virane bir gecekonduya dönüştüren yine sizsiniz.
Youtube fenomenlerini seyrediyoruz diye ağlaşıyorsunuz. Ama o fenomenlere film çektirip parayı götüren sizlersiniz.
Siz gece kulüplerinde kavga eden futbolcuları el üstünde tutarken, okul koridorlarında kavga eden öğrencileri disipline gönderemezsiniz.
Bir yandan her türlü rezilliği özgürlük olarak sunan, cinsiyetsiz bir toplum özlemiyle yanıp tutuşan yazarların kitaplarını okurken, bir yandan ailenin öneminden bahsedemezsiniz.
Yetişkinler para hırsıyla sürekli inşaat yaparak şehri betona boğarken, gençlerden geleceği inşa etmelerini bekleyemezsiniz.
Alttan bir sürü dersiniz var, bize üst perdeden ahlak dersi veriyorsunuz!
Size bir şey söyleyeyim mi? Yeni nesil pırıl pırıl. Hiçbir sıkıntı yok. Asıl sıkıntı, yeni nesle eski nesilleri unutturan yetişkinlerde.
Son iki yılda kaç tane Türk filmi çekilmiş ve geçmişimizi anlatıyor. Kitapçıların çok satanlar rafındaki kitaplardan kaç tanesi gençlere ecdadını sevdirmek için yazılmış acaba?
Siz dedelerinizin emanetine sahip çıksaydınız, biz de yarınları emanet olarak kabul ederdik belki. Ama şu durumda hiç emanet alacak durumumuz yok! Kusura bakmayın!
Geçmişini unutturduğunuz bir nesle, gelecekten ödev veremezsiniz!
Bu yüzden aranızda, “Yeni nesil şöyle, yeni nesil böyle!” diye konuşup durmayı bırakın!
“Senin yaşında Fatih İstanbul’u fethetmişti!” diyerek demagoji de yapmayın! Evet, 21 yaşındayım. Ama Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta değilim.
Çünkü benim babam II. Murad değil, hocam da Akşemseddin değil.
Zaten İstanbul da artık Fatih’in fethettiği İstanbul değil.
Kalın sağlıcakla...😢
Alıntı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)