Vakti zamanında bu topraklarda hüküm süren bir kral varmış. Bu kral, açgözlü ve zalim biriymiş; halkına zulmeden, onları sömüren, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen bir hükümdarmış. O yörede doğan erkek çocuklarını asker ve köle yaparmış. Kralın bir de dünya güzeli bir kızı varmış. Kızın yetişmesinde ona yol gösteren, yanında duran bir dadısı bulunurmuş.
Zaman zaman dadısıyla birlikte kırlara, ovalara, ırmak kıyılarına gezmeye giderlermiş. Irmak, kızın yeşil gözlerine ilk görüşte vurulmuş; onun bir daha gelişini sabırsızlıkla beklermiş. Günler geçmiş, kız büyümüş, serpilmiş, güzelliğiyle dikkat çeker olmuş. Sarayın dışını merak etmeye, gördüğü her şeyi sorgulamaya başlamış. Sürekli dadısına sorular sorar, dadısı da bildiği kadarıyla cevap verirmiş.
Bir gün saraydan sıkılan kız, dadısından izin alarak dışarı çıkmış. Çarşıyı pazarı gezmiş, insanlarla sohbet etmiş, onların dertlerini dinlemiş. Konuştuğu herkese babası olan kraldan memnun olup olmadıklarını sormuş. Hiç kimse memnun olmadığını söylemiş. Halk, kralın çalışıp kazandıklarını zorla aldığını, zulmettiğini, hatta öldürdüğünü anlatmış.
Bunları duyan kız çok üzülmüş ve verdiği söz üzerine akşam olmadan saraya dönmüş. Dadısı, kızın üzgün hâlini görünce ne olduğunu sormuş. Kız da sokakta duyduklarını bir bir anlatmış ve “Ben babamı çok seviyorum, böyle biri olduğuna inanamıyorum. Gidip bunları ona anlatacağım,” demiş. Dadısı onu vazgeçirmeye çalışmış ama kız dinlememiş.
Kralın huzuruna çıkmış, gördüklerini ve işittiklerini anlatmış. Kral bu sözlere öfkelenmiş, kızını huzurundan kovmuş ve bir daha saraydan dışarı çıkmasını yasaklamış. Kız, dadısının koynunda ağlamış, çaresizlik içinde düşünmüş. Dadısı onu çok sevdiği için üzülmesine dayanamamış ve bundan sonra kılık değiştirerek saraydan çıkmasına yardımcı olmuş.
Kız, her çıktığında dışarıda bir kızla tanışmış. Bir, üç, beş derken otuz dokuz kız arkadaş edinmiş; kendisiyle birlikte kırk kız olmuşlar. Kız, onların dertlerini dinlemiş; saraya döndüğünde çareler üretmiş. Dadısının da yardımıyla bu kızlar; çaresizlere çare olmuş, açlara ekmek, hastalara ilaç dağıtmış, muhtaçlara sarayın ambarındaki altını, inciyi ve parayı vermişler.
Bu sırada kralın hüküm sürdüğü topraklarda bir derviş varmış. Elinde kitaplarıyla köy köy, şehir şehir dolaşır; halkı aydınlatır, zalim krala boyun eğmemelerini öğütlermiş. Bunu duyan kralın askerleri dervişi yakalamış, dövmüş, kitaplarını yakmış ve öldü sanarak bir dere kenarına atmışlar. Günler sonra derviş kendine gelmiş. Yapılanlara ve kitaplarının yakılmasına çok üzülmüş. Diz çöküp Allah’a niyaz etmiş:
“Ey Allah’ım! Bu topraklarda doğan kız çocuklarını öyle yiğit, öyle adaletli, öyle merhametli ve güçlü kıl ki kralın askerlerine baş eğdirmesinler. Gittikleri yerde huzur, mutluluk ve sevgi yeşersin.”
Derviş bundan sonra dağlara çekilmiş, bir daha aşağıya inmemiş.
Bir süre sonra askerler sarayın ambarlarının boşaldığını fark etmiş ve krala haber vermişler. Kral, bu işi yapanların yakalanıp öldürülmesini emretmiş. Araştırmalar sonunda her şeyin arkasında kendi kızının olduğu ortaya çıkmış. Kral, kızının getirilmesini, diğerlerinin ise öldürülmesini buyurmuş. Kaçamayan otuz dokuz kız oracıkta can vermiş.
Kralın kızı ise kaçmış ve ırmağın kıyısına kadar gelmiş. Askerler teslim olmasını istemiş ama kız arkasına bile bakmamış. Kendisine âşık olduğunu bildiği ırmağın kollarına kendini bırakmış. Irmak onu sarıp sarmalamış; ikisi bir olmuş. O günden sonra ırmak daha coşkulu akmış, sevgilisinin gözlerinin renginde yeşil akmaya başlamış ve Yeşilırmak adını almış.
Yeşilırmak, geçtiği toprakları yeşile boyamış; bolluğun, bereketin, sevginin ve merhametin simgesi olmuş. Bu topraklarda doğanların karakterine adalet, yiğitlik ve ahlaki değerler olarak işlemiş.
Dervişin duasının kabulü olan bu yiğit kadınların hatırası, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen yaşamaya devam etmiş. Kadınların omuzlarda taşındığı halk oyunu, bu efsanenin izlerini bugüne kadar taşımış.
Bu hikâyenin geçtiği yer Niksar’da, Kırkkızlar Türbesi olarak anılmış; kırk kızın mezarlarının Tokat Gök Medrese Müzesi’nde bulunduğuna inanılmış. Tokat, bu yönüyle “Kırklar Şehri” olarak görülmüş. Badal badal yükselen sokakları, sohbetleri ve hafızasıyla bu efsane, Tokat’ın ruhunda yaşamayı sürdürmüş.
Bu yolculuğun içinde olan anlatıcı, kendini heyecanlı, şanslı ve coşku dolu hissediyormuş. kadınların yaşamı dönüştüren öncü gücüne saygıyla bakmış. Kadınların, nerede olurlarsa olsunlar mutlu olmayı hak ettiklerine inanmış ve gerçek yaşam öykülerinin dönüşüme kapı aralamasını dilemiş.
Vakti zamanında bu topraklarda hüküm süren bir kral varmış. Bu kral çok aç gözlü zalim mi zalim, halkına zulm eden onları sömüren kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, o yörede doğan erkek çocuklarını kendisine asker ve köle eden bir kralmış. Kralın birde dünya güzeli kızı varmış. Bu kızın yetişmesinde yardımcı olan birde dadısı varmış. Arasıra gezmek için kırlara, ovalara ve ırmağın kıyısına giderlermiş dadısıyla birlikte. Irmak kızın yeşil gözlerine ilk görüşte vurulmuş. Sabırsızlıkla beklermiş kızın birdahaki gelişini. Gel zaman git zaman kız epeyce büyümüş serpilmiş güzelleşmiş artık saraydan dışarısını merakeder ve sorgular olmuş. Sürekli dadısına soru soruyormuş. Dadısıda bildiği kadarıyla cevap veriyormuş. Saraydan sıkılan kız bir gün dadısından izin alarak dışarıya çıkmış, çarşı pazar gezmiş, dışardaki insanlarla sohpet etmiş, onların dertlerini dinlemiş, konuştuğu insanlara kraldan memnun musunuz?diye sormuş. Hiç kimse memnunuz dememiş. Herkes kraldan şikayet etmiş. Çok kötü bizim çalışıp kazandığımızı elimizden zorla alıyor, bize zarar veriyor, hatta öldürüyor derler. Bunu duyan kız çok üzülür ve dadısına söz verdiği üzere akşam olmadan saraya geri döner. Dadısı kızın çok üzgün olduğunu görünce ne oldu neden üzgünsün diye sorar. Kızda babası hakkında bugün sokakta duyduklarını bir bir anlatır dadısına. Ve dadısına benim babam böyle bir insan olmaz, ben babamı çok seviyorum, gidip bunları babama anlatacağım der. Dadısı olmaz gitme anlatma baban sanada kızar der ama kız dinlemez. Çıkar huzura bir bir gördüklerini, işittiklerini babasına anlatır. Babası bu durumdan çok rahatsız olur, kükrer kızı huzurundan kovar ve bir daha kızın saraydan dışarıya çıkmasını yasaklar. Kız üzgün bir vaziyette dadısının koynunda ağlar ve çareler düşünür. Dadısı kızı çok ama çok sevmektedir. O’nun üzülmesine dayanamaz ve üzülme bundan sonra saraydan kılık değiştirerek saraydan çıkımasına yardımcı olur. Kız saraydan her çıktığında dışarda bir kızla tanışır, arkadaş olur. Bir, üç, beş derken 39 kız arkadaş edinir bir de kendisi 40 kız olurlar. onların dertlerini dinler, saraya dönünce de onlara derman olacak çareler üretir. Dadısınında yardımıyla bu böylece devam eder ve 39 tane kız arkadaşıyla birlikte çeresizlere çare, açlara ekmek, hastalara ilaç, muhtaçlara sarayın ambarındaki altını, inciyi, parayı dağıtır.
Kralın hüküm sürdüğü topraklarda bir derviş elinde kitaplarıyla köy köy, şehir şehir gezmekteymiş gittiği yöre halkını aydınlatıp onların zalim krala baş eğmelerine engel oluyormuş. Bunu duyan kralın askerleri dervişi yakalayıp eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşler. Kitaplarını yakmışlar ve öldü diye bir dere kenarına atmışlar. Aradan üçdört gün geçmiş, derviş kendine gelmiş, elini yüzünü yıkayıp temizlendikten sonra yapılanlara kitaplarının yakılmasına çok üzülmüş. Buna dayanamayan derviş diz üstü çöküp ellerini semaya kaldırmış, Allaha niyazda bulunmuş “Ey güzel Allahım ! bu topraklarda doğan kız çocuklarını öyle yiğit, öyle adaletli, öyle merhametli, bilgili ve güçlü kıl ki kralın askerlerine baş gelsinler. Onların gittiği yerde huzur mutluluk ve sevgi baş göstersin" demiş. Derviş bir daha aşağıya inmez, dağlarda yaşar.
Kralın askerleri anbarın boşaldığını fark ederler ve Krala hemen haber verirler. Kral derhal askerlere emir verir. Bu işi yapanların yakalanıp öldürülmesi için talimat verir. Uzun uğraşlar sonunda hırsız yakalanır ve anlaşılır ki bütün bu işleri organize eden saraydan altını, inciyi, ihtiyacı olana dağıtan kralın kendi kızıdır. Hemen krala haber verirler kralda diğerlerinin kellesini kesin. Kızımı bana getirin der. Askerlerden kaçamayan 39 tane kız oracıkta baş verir. Saraydan kaçan kralın kızı tam ırmağın kıyısına kadar gelir, arkasında askerler teslim ol çağrısı yaparlar, ama kız geriye bile bakmaz, kendisini çok sevdiğini bildiği hatta aşık olduğu ırmağın kollarına bırakır. Sevdiğine kavuşan ırmak sarıp sarmalar kıralın kızını. Bir bütün olurlar alıp götürür gittiği yerlere sevdiğini. Sevgilisine kavuşan ırmak daha bir çoşkulu akar, coşarda coşar, deli gibi akar. Askerlerden kimse cesaret edip gidemez arkasından. Aşkına kavuşan ırmak o günden sonra sediğinin gözlerinin renginde yeşil akar, YEŞİLIRMAK olur.
Yeşil ırmak geçtiği havzasındaki toprakları, dağları taşları ovaları sevgilinin göz renginde yeşile boyar. Her yerde her fırsatta haykırır tüm insanlığa onu nasıl sevdiğini. Bu coğrafyada yetişen doğal organik ürünleri ile saflığın ve güzelliğin tüm meyvelerini sunmuş sofrasında tüm insanlığa. Bolluğun, bereketin, sevginin, merhametin, adaletin ve yiğitliğin timsali olarak bu topraklarda doğanların karakterinde ahlaki değerler olarak zuhur etmiş, hayat bulmuş.
Dervişin ettiği duanın tecelliyatının ve kabulunun bir göstergesi olan bu yiğit kadınların doğurduğu yiğit erkeklerin gerçek değerlere ve hakka duydukları saygı neticesinde bu yükü omuzlarında taşımaktan gocunmayan, yaşam tarzlarının vazgeçilmez bir parçası haline getiren ve bu davranışlarını halk oyunlarına da yansıtan yöre halkının ahlakının evrenselliğe doğru açılan bir kapı olduğunu düşünüyor ve görüyorum. Dünyada ve Türkiye'de ilk ve tek olan kadınların omuzlar üzerinde taşındığı halk oyununun izlerini aradan binlerce yıl geçmesine rağmen hala ayakta tutulması güncelliğini koruması bu efsanenin gerçek izlerini taşıdığına inanıyorum. Bu düşüncemi kur-an'ı kerimin kalem süresinin ilk ayetlerinde peygamberimiz üzerinden bizi inşa etmeye çalışan yüce rabbim "kalem'i ve onların satır satır yazdıklarını efsaneleştirdiklerini kanıt gösteriyorum ki sen rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin. Ve kesinlikle senin için minnete bulaşmamış çok mal var. Ve kesinlikle sen, çok büyük bir ahlak üzerindesin" ayetinde bize söylediği gibi birinci önceliğimizin Ahlaki değerler olduğuna vurgu yapılması benim düşüncelerimdeki yolun aydınlanmasındaki ışığın önemini vurguluyor. Ayetin devamında “onlar arzu ettiler ki sen onlara yağ çekesin, onlarda hemen sana yağ çeksinler. çok yemin eden aşağılık, alaycı, gamsız, arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen saldırgan, günaha batmış kaba, kötülükle damgalı şu asalakların hiç birine itaat etme. Ahireti yalanlayan o kişi, Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman "Daha öncekilerin masalları " dedi. Yakında biz onun burnunu sürteceğiz." Diyor ayet.
Bu hikayenin geçtiği yerde yani Niksarda kırkkızlar türbesi zeytin dibi mahallesinde bulunmaktadır. Zeytin tevhidin semboludur. Kırk kızların mezarları Tokat gökmedresesi müzesindedir. Buradan yola çıkarak Tokatlı kadınların kişisel başarı hikayelerini dinlemek her şeyden önce kendimize ayna tutmak ve sırlara ulaşmak için bir basamak. Bizim buralarda basamağa badal derler. Badal badal yükselmek için, göz göze dizdize yapılan sohpetlerin tadına doyum olmaz. Sohpetlerinde demlendiğimiz öykülerin bize kırk badal yol aldırması dileğiyle...bu şehrin bir kırklar şehri olduğunu eski Tokat ve kalesinin çevresindeki sulu sokaklarında gezerken ve kırk badallarında göye doğru yükselirken, dostdoğru yolun sonun da ki şahsın işaret ettiği yerdeki kalenin sırrına ermek ve erenlerden Ahmet Yesevi'nin öğrencisi olan gıçgıç dedenin türbesini selamlamak bu şehri özel kılıyor. Viran olmuş evlerinden kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarına verilen değerden bu değerlere sahip çıkmaya çalışan insanlardan bunları kolaylıkla görebilirsiniz. Yani artık "yeni şeyler söylemek lazım cancağızım "dünya üzerinde insanlar bir direktir. Bu direkler üzerinde sevgiye ait bir not vardır. Bize düşen bu notu okumak ve yola devam etmek.
Ben böyle bir yolculuk içinde olduğumdan ötürü, sizlerin karşısında nacizane kendimi çok heyecanlı, şanslı çoşku dolu ve acemi hissediyorum.
Yaşam dediğimiz şu gök kuşağının renklerinden kendisine düşen rengin içinden dokunduğu sosyal, pskolojik, bilişsel ve fiziksel yapıları sorgulayan düşünen, dönüşüme uğratan kadınlarımız hayatımıza anlam katan öncülerimizdir. Kadınlarımızın tek bir amacı var. Nerede olursa olsun mutlu olmayı hak etmeleri, gerçek yaşam öyküleriyle buluşmak ve dönüşmek dileğiyle....selamlar sevgiler
Güzelliklerde buluşmak dileğiyle
Dünya Köylüsü
Ayla Bağ