18 Eylül 2024 Çarşamba

Tokatı Keşfediyoruz

    Bu haftaki köşe yazımda sizlere sosyal medyada var olan TOKATI KEŞFEDİYORUZ sayfasının kurucuları cesur, maceracı, gezgin ruhlu ve Tokat aşığı iki güzel kadının hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum. İki kafadar baş başa verip bu şehrin derdiyle dertlenip, kendilerine bunu misyon edinmiş ve sosyal medyada kurdukları sayfa ile yaptıkları paylaşımlarla milyon görüntüleme alan ve görünmeyeni görünür hale getiren iki koca yürek sayesinde bir çok yerin güzelliğinin farkına varmamızı sağladıkları için, Tokatı bize ve tüm Türkiye’ye tanıttıkları için çok çok teşekkür ederiz. Samimi duygularla gönül kapılarını sonuna kadar açan, bir bağ evinin bahçesinde buluşarak gerçekleştirdiğimiz röportajı kahve eşliğinde kırk yıllık dostlukların temelini attığımız dolunayın muhteşem gecesinde yaptığımız sohbeti sizlerle paylaşıyorum. Hoşgeldiniz diyerek ilk sorumu yöneltiyorum.

1-Neslihan hanım kimdir? Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Ben Neslihan Alpoğlu. 1975  Tokat doğumluyum. İlk, ortaokul ve liseyi burada okudum. Üniversiteyi Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi Biyoloji öğretmenliği bölümünü bitirdim. İki evladım var. 1998 yılında atandım. Görme engelliler okulunda Öğretmen olarak çalışıyorum. 26 yıllık öğretmenim. Gezmeyi ve fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. 

Canan hanım kimdir? Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? 

Ben Canan Yaştekin. 1970 doğumluyum. Ev hanımıyım, evliyim iki evladım var. Aslen Ankara’lıyım. Tokatın geliniyim. Eş nedeniyle buradayım. 28 yıldır Tokatta yaşıyorum. Gezmeyi çok seviyorum. Neslihan’la 15 yıldır birlikte geziyoruz. Bu gezme tutkumuzu sosyal medyada kurduğumuz TOKATI KEŞFEDİYORUZ sayfasıyla aktif hale getirdik. Ortak içerikler üretiyoruz ve bunu sayfamızda paylaşıyoruz. 

2-Bu sayfayı kurmanızın amacı nedir? Ve hayalleriniz nelerdir? 

Kültür, turizm, tarım, tarih şehri TOKATI daha çok tanıtmak için yola çıktık. Bu sayfayı kuralı henüz dört ay oldu. Bu süreçte 20 bin takipçiye ulaştık. Bir de bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmemiştik. Bir milyon görüntüleme alan ve bu ay paylaşımlarımız 2.5 milyon görüntüleme aldı. 15 videomuz yüzbin, ikiyüzbin, dörtyüzbinin üzerinde beğeni aldı. Bu bizi çok gururlandırdı, cesaretlendirdi. Takipçilerimiz bizim samimiyetimize inandı. Bizi çok doğal buldular. Bizde elimizden gelen her şeyi amatör bir ruhla gerçekleştiriyoruz. Çekimlerimizi biz yapıyoruz. Bu işin içine girince teknolojiyi de öğrenmiş olduk. Amaç Tokatı tüm Türkiye’ye tanıtmak. Bir yıl içinde bütün Türkiye Tokatı tanıyacak. Çünkü bizim memleket saklı bir cennet. Keşfedilmemiş bir çok yerimiz var. İlçelerimiz çok güzel. Biz bu çekimleri yaparak görünmeyeni görünür kılmak ve herkesin bu güzel doğal alanları tarihimizi, kültürümüzü daha yakından tanımak ve tanıtmaya davet ediyoruz. Bizim misyonumuz keşfedilmeyen yerleri keşfetmek oldu. Kendi imkanlarımızla bu maliyetleri karşılamaya çalışıyoruz. Bu sayfa para kazanmak için kurulmuş bir sayfa değil. Çok reklam teklifi aldık. Henüz bunları değerlendirmeye almadık. Şimdilik kendi kendimize yetiyoruz. 

3-Bir çok yer gezdiniz gördünüz. Unutamadığınız bir daha gitmek istediğiniz bir yer var mı? Takipçilerinizede tavsiye edeceğiniz bir yer neresi olurdu? 

Bir çoğumuzun önceden görmediği, lakin merak ettiği tarihe tanıklık etmiş değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış, kültür ve doğa beldelerimizi ilk defa görmenin heyecanı gerçekten çok farklı.Türkiye’de gitmediğimiz görmediğimiz yer kalmadı desem doğru olur. Bizi en çok etkileyen doğa güzelliği açısından Bolu Yedigöller,  defalarca gittim yine gideceğim. Malatya Darende, Mardin, Rize Buser yaylasının sis denizini, Gökpınar gölünü…Ordu Gölköy’ü muhakkak görmelerini tavsiye ederim. İlk aklıma gelen bunlar. Her yer çok güzel Türkiye’yi gezmeye ömür yetmez.

4-Hayalleriniz ve projelerinizden biraz söz edebilir misiniz ?  Sosyal medyada var olmak sizin yaşantınızda nasıl bir değişiklik yarattı.?

Takipçilerimizle birlikte yapacağımız projelerimizi hayata geçirmek istiyoruz. Sayfamızda takipçilerimizin istekleri doğrultusunda yapacaklarımıza yön veriyoruz. Bundan sonra süprizlerle geliyoruz. Hayallerimiz çok büyük, bunu hep birlikte başaracağız. İlk hedefimiz Tüm Türkiye Tokatı tanıyacak, bilecek, gelecekler ve sevecekler. Bu coğrafyada böyle bir memleket yok. Bir yıl sonra tüm Türkiye Tokatı keşfedecek. Haritada gösteremedikleri Tokatı artık görsünler göstersinler istiyoruz. Tek derdimiz Tokat. Tabiki sosyal medyada var olmak rutinimizi bozdu. Tanınırlığımız arttı. Daha çok içerik üretmek ve paylaşım yapmak için çok çalışır olduk. Ev düzenimiz biraz aksadı. Ama ailemiz bu durumu biraz hoş karşıladı. Bize saygı duydular. İnş daha güzel olacak herşey. 

5-Tokatı Keşfediyoruz sayfası takipçilerine ve sosyal medya kullanıcılarına neler söylemek istersiniz? 

Takipçilerimizden bir isteğimiz var. Paylaşım yaptıklarında bizi etiketlesinler. Emeğe saygı çok değerli. Çok emek veriyoruz. Bir dakikalık  bir çekimi yapmak için saatlerce zaman harcıyoruz. Teşekkür etsinler, bizi etiketlesinler. Sayfamızdaki videoları çekerken farkındalık yaratmak istiyoruz. Doğaya bakış açımızı değiştirmek istiyoruz. Yaşadığımız zorlukları kendimize başarı olarak görüyoruz. İki kadın dağ, taş, ova, köy  gezerken tabiki tedirgin olduğumuz zamanlar oluyor. Ama hepsinin üstesinden geldik. İki bayanız ama erkek gibi gezen iki kişiyiz. Takipçilerimize bizi takip ettikleri için çok teşekkür ederiz. Fotoğraf çekmek ve gezmek bizim tutkumuz. Hobimizi iş gibi, aşk ile severek yapıyoruz. Projelerimizi sayfamızdan zamanı geldiğinde paylaşacağız. 

6- Unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız? 

İki arkadaş çekim yapmak için Nebi köyüne gittik. Çok güzel bir manzara yakaladık. Arabayı park ettik masayı sandalyeyi indirdik. Köpekler havlamaya başladı bir şey olmaz dedik ama üstümüze üstümüze gelince her şeyi bırakıp arabaya kendimizi zor attık ve üç beş km yol gittikten sonra geri döndük. Eşyalarımızı aldık. Köyde inekleri güden bir çobana rasladık. Ondan yardım istedik. Köpekler havlamaya kesti bizde çekimlerimizi yaptık. Çobana teşekkür ettik ve oradan ayrıldık. Çok korktuk. Böyle zorluklarda yaşıyoruz. Ama üstesinden geliyoruz. 

Biz insanlar doğada ki ayrıntıyı farketsinler istiyoruz. 50 yaşında bir hanımefendi “sizin çektiğiniz sonbahar resimlerine bakınca sonbaharın bu kadar renkli olduğunu farkettim” dedi. Yine gün batımı resimleri ve videosunu izleyen 45 yaşında bir beyefendi “ ben yıllardır burada çalışıyorum ilk defa gün batımının bu kadar güzel olduğunu farkettim”dedi. Bu geri dönüşler bizi çok mutlu etti. 

TOKATI KEŞFEDİYORUZ sayfası kurucuları çıktıkları bu zorlu yolculukta zaman zaman çaldığı kapılar yüzlerine kapansada, takipçilerinden aldıkları güçle yılmadan usanmadan bu yolculuğa baş koyan iki koca yürek Tokat için bir şans, bir değer. Kadın bakış açısıyla yaptıkları çekimlerde doğanın kıymetini bilmemiz için farkındalık oluşturan bakış açılarımızı değiştiren şefkatle anne kucağı gibi tüm takipçileri kucaklayan doğaya saygılı, insana saygılı TOKATI KEŞFEDİYORUZ sayfasıyla tüm güzellikleri keşfetmemize öncü olan bu iki koca yürekli kadını yürekten kutluyorum. Çalışmalarında kolaylıklar diliyorum. Başarılarının sonsuz olmasını, takipçilerinin milyonlara ulaşmasını diliyorum…farkındalıklı çekimlere şahitlik etmek istiyorsanız sizde TOKATI KEŞFEDİYORUZ sayfasını takip edebilirsiniz. Neslihan hanıma ve Canan hanıma bizimle hikayenizi paylaştığınız için çok çok teşekkür ederim. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle 

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 


19 Ağustos 2024 Pazartesi

Kumaş Tekstil Kongresi

DOKUMA USTALARIMIZ
        
             Geçmişle bağ kurmak geleceğimize yön vermek için insanlık tarihiyle özdeşleşmiş el sanatları günümüzde teknolojiye yenik düşmekte ve yok olmaya yüz tutmuş bu değerlerimizi bir arada bir kitapta toplayıp bizden sonraki nesillere bir örnek teşkil edecek şekilde kaynak olarak bırakılması için giriştiğim bu çalışmamda yaşayan ustalara yer vermek istedim. Yaşayan İlk Tek ve Son Ustalar kitabımda 45 ustamın hikayesine yer vererek bu zanaatlara dikkat çekerek yok olmamasını istedim. 
Geçmişte Anadolu’nun hemen her yöresinde rastlanan dokumacılık bu topraklarda başşehirlik yaparak zanaatkarlığın liderliğini üstlenmiş. Bir tohum misali toprağa atılarak yeşermiş, filiz vererek dallanıp budaklanmış ve buradan tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Bu ağacın meyvelerine çeşitli illerde rastlanmaktadır.  Tekstil dokuma tezgahları tüketim alışkanlıklarının değişmesi, teknolojinin ilerlemesi ile yerini fabrika üretimi dokumalara bırakmıştır. El tazgahlarında dokunan, ipek dokumacılığı, kızık kilimleri, Dive alacası, zengin alacası, ham ketenden dokunan masa örtüleri, peşkirler, gömlekler bu yörenin insana kattığı değeri yansıtan en önemli göstergedir.  

           Bu tür zanaatların kültür değerlerimizin en azından tamamen yok olmadan belgelenmesi, orijinal örneklerinin öncelikle yerel müzelerde korunması yeni nesillere aktarılması açısından önem taşımaktadır. Yapılacak araştırma ve geliştirme çalışmaları ile turistik ve hediyelik eşya kapsamında değerlendirilmesi ile ülke içinde ve dışında tanıtıma katkı sağlayan bir üretime dönüştürülmelidir. Bu zanaatları yaşatma çabasında halk eğitim merkezlerinde açılacak kursları yaygınlaştırarak ve üniversitelerin ilgili birimlerinde açılacak programlarda ustalardan eğitici olarak yararlanılabilir. Ayrıca bu değerli el sanatını yapan kişi ve kurumlara gerekli desteğin sağlanması, yaşatılması ve gelecek nesillere tanıtılması kültür değerlerimizin korunmasına hizmet edecektir. 
İpek dokumacılığının baş şehri olan bu memleket ipek gibi yumuşak karakterli insanların hoşgörüyle bir arada yaşamasında etken olduğu kanaatindeyim. Pamuğun, keten dokumanın insan psikolojisini ve enerjisini pozitif yönde etkilediğinin yaşayan örneklerini bu yörede bulmak çok zor olmasa gerek. Doğal yaşamdan kopan insan doğal fıtrat ayarından koparıldığında kıyamet kopar. İnsan kalabilmenin özü doğal ürünlerle beslenip doğal üretim dokuma kumaşlardan yapılan pamuk saten, divitim, poplin, basma fistanların insan ayarında kalmaya sunduğu katkı tartışılmaz. Kültürümüzün özü olan Türkülerimize yansıyan “Hey on beşli on beşli, fistan aldım endazesi onyediye” olan kutlu kumaşların varlığına rast gelmek o yıllardan bize kalan miras olarak değerlendiriyorum. 
Ne zaman polyester girdi hayatımıza şirazemiz kaydı.

              İlkler tekler ve kırklar şehri Tokat yine bir ilke imza atarak kumaş tekstil kongresini bu topraklarda düzenleyerek kıvılcım ateşini yeniden yakmış ve büyüyerek Anadolu’yu saran 16 üniversitede ve şehirde bu kongrelerin devamını hedefleyerek bilimin ışığında bu doğal güzelliği  yaşamın her alanında en güzel örnekleri sunarak  bu memleketin yetiştirdiği girişimcilerin ve bilim insanlarının  önderliğinde öncü olmanın onurunu yaşamaktayız. Örnek olarak Özdilek tekstilin hayatımıza kattığı değeri, insanı kıymetlendiren doğal ürünleri ile fark yaratması  insana yakışır kılan bilincin ortaya çıkmasında öncülük yapmaktadır.
Yine yeni Yeniden önce şehrimizde bu bilincin uyanması, sonra ülkemizde ve dünyada bu güzelliğe liderlik etmesi için atılan bu ilk adımın kutlu olmasını diliyor ve tüm katılımcılarımıza başarılar diliyorum. (İpek dokumacılığı, kilim dokumacılığı, kumaş dokumacılığının son ustalarına kulak verilmeli.)
#kumaş#dokuma#ustalar#zenginalacası#kızıkkilim

16 Ağustos 2024 Cuma

ÇOCUKLARIMIZ

 ÇOCUK YALNIZ OYNAMAZ…


Geleneksel toplumda huzurlu ve mutlu bir aile ortamında büyüyen çocuk, önce annesinin ninni ve masalı, sonra babasının fıkra ve şakaları, ardından daha yaşlı aile büyüklerinin kıssa, efsane ve hikâyeleriyle sevgiyi, saygıyı, erdemi, görgüyü ve nihayet onu hayat boyu yalnız bırakmayacak olan bir kültürel birikimin parçası olmayı öğrenir. 


Böyle bir kültürel ortamda geleneksel çocuk oyunları doğal olarak akranla, arkadaşla, ablayla, ağabeyle bir araya gelinerek oynanır. Üç taş, beş taş dokuz taş, on iki taş; saklambaç, saklanpetek, körebe, arakesti; kale, dalya, istop, çelik-çomak; göçürme, kuyu, ceviz, misket gibi yüzlerce geleneksel oyun için en az iki, ortalama sekiz-on kişinin fiziken bir araya gelmesi gerekir.


Böyle bir ortamda çocukların birbirlerini oyuna daveti bile oyun içinde oyundur, eğlencedir: “… papucu yarım; çık dışarıya oynayalım” tekerlemesiyle adını duyan çocuk sokağa koşar. Oyunun biçimine göre kurulması gereken takımlar, eş seçmeler hep bir tartışma, çözüm arama, uzlaşma ve çoğu zaman bir oyun kuralına dönüşen sayışmaca ile gerçekleşir. İlk önce hangi grubun oyuna başlayacağı da ayaklama, adımlama, kur’a çekme, seçilen bir sınamada üstün gelme gibi bir takım yarışmalarla belirlenir ki bunda da herkes mutabıktır. Bütün bunlara razı olup da yenilince oyunbozanlık yapanın, mızıkçılık edenin, zıllıyanın “papucu dama atılır” yani uslanıncaya kadar gelecek oyunlarda adı söylenerek “çık dışarıya oynayalım” daveti yapılmaz. 


Oyunda lider olmak, ebe olmak, yenmek, yenilmek, düşmek, kalkmak, bir grubun mensubu olmak, kazanma stratejileri geliştirmek, kazanana hakkını teslim etmek, kaybedince üzülmek gibi pek çok duygu, durum, davranış ve sonuç tam bir eğitimdir ve bütün bu olaylar ve süreçler çocuğu gerçek hayata hazırlar.


Çocuk daha üç beş yaşında akranlarıyla başlayan oyun çağından itibaren bir grubun mensubu olmanın hazzını duyar, birileriyle kader birliği yapmayı öğrenir, arkadaşlarıyla tekrarladığı zihinsel ve bedensel hareketlerle yalnızlık kaynaklı travmalardan korunur. Böylesi ortamlarda büyüyen çocuklar ne depresyon, ne depresyon ilacı bilir; ne de yeni yeni duymaya başladığımız adları afili bir takım tuhaf hastalıklara yakalanır.


Paldır kültür kentleşmelerin sonucu olan apartman, blok, rezidans kültürü içine doğan; sokağı ve sokak arkadaşlığını ve sokak oyunlarını tanımayan İnternet çağı çocukları, ne yazık ki  her şeyden önce yalnızlığı tanıdı. Bu yalnızlığı da diğer yalnız çocuklarla sanal ortamlarda paylaştı. Başka bir dünya tanımayan, aile içinde muhakemeli bir kültür ortamında büyüyemeyen bu çocuklar depresyonu, obeziteyi, sevgisizliği, paylaşamamayı ve nefreti öğrendi.


Bir dönem toplum analizcileri, kadına yönelik cinayetlerin şehirdekilerini görmezden gelerek, kırsaldaki kadın cinayetlerini  “töre cinayeti” diye adlandırarak ve suçu geleneğe atarak durumu izaha çalıştılar. Ancak zamanla pek çok kadın cinayetinin şehirlerde ve “töre” dışı bağlamlarda işlendiği görülünce “batsın bu töre” söylemleri yetersiz, bu yöndeki teşhisler geçersiz kalmıştı. Şimdi de muhakemeli kültür ortamlarında, akranla, oyunla, sevgiyle büyütülemeyen yalnız çocukların kendilerine ve çevrelerine vermekte oldukları dehşetengiz zararları izah etmek için uzaktan teşhisler konmaktadır. Unutmayalım ki “töre cinayeti” adı, toplum analizcileri için aşağılayıcı veya küçümseyici gibi görünse de katiller bu adlandırmadan kuvvet bularak hâkim karşısına “namusumu temizledim” diye çıktılar. 


Velev ki çevrelerine öldürme kastıyla zarar veren bu çocuklar bireysel anlamda psikiyatri uzmanlarının koyduğu teşhise göre hasta olmuş olsunlar, bu çocuklar bu hastalığa nasıl yakalanıyorlar sorusunun cevabını aramak ve tıbbın diliyle söylenecek olursa “önleyici ve koruyucu hekimlik” yapmak gerekmektedir. Bu da aile, sokak ve okul üçgeninde çocukları geleneğin başardığı şekilde sosyal hayata hazırlamakla mümkün olabilir. Öncelikle ve acil olarak çocukları İnternet bağımlılığından ve zararlı içeriklerden, madde kullanımından ve bağımlılığından, yalnızlık duygusundan, obeziteden, sevgisizlikten koruyarak işe başlanmalıdır. Bunun için aile büyükleri onlarla konuşmalı, dertleşmeli, oyunlar oynamalı, sokakta arkadaşları ile oynamalarını sağlamalı, sofraya birlikte oturmalı, yemekleri sohbet ede ede birlikte yemeli, misafirliğe birlikte gitmeli, misafirleri birlikte ağırlamalı, sorularından veya yaramazlıklarından sıkılında “haydi odana” diye baştan savmamalı, kültür aktarımına özen göstermeli ve iyi anılar biriktirmelerine fırsatlar yaratmalıdır. 


Bütün bunlarsız büyüyen çocuklar ailelerine, çevrelerine, topluma sevgi duymayabilir; yabancılaşabilir. İçine düştükleri bu sevgisizlik, yabancılaşma ve yalnızlık sarmalı içindeki bu çocuklar bir gün bir şekilde “ben buradayım” diyeceklerdir. Düşünülmesi bile korkunç olsa da varsayımsal olarak bu haykırışın çığlığa dönüşmesi ve her evden yükselmesi insanlığın felaketi olacaktır.


Eskiden muhakemeli kültür ortamında büyüyen ancak payına acı, keder veya yoksulluk düşen çocuklar biraz serpilip büyüyünce “ben doğarken ölmüşüm”, “batsın bu dünya”, “giderim bu diyardan” diye sözle ve sanatla ailelerine, çevrelerine veya topluma sitem ederlerdi. Şimdi muhakemesizlik kültüründe ve İnternet ortamlarında öğrendikleri seri cinayet oyunlarıyla büyüyen çocuklar ailelerine, çevrelerine, toplumlarına ve nihayet insanlığa sitemlerini sanatla, müzikle veya taşıt arkalarına yazdıkları veciz söylerle anlatmıyorlar; onlar artık öldürücü ve yok edici silahlarla başka bir dil kullanıyorlar. 


Onların yaptıkları korkunç eylemleri bireysel düzleminde ve sonuç ekseninde hekimler bir takım hastalık adlarıyla tanımlayabilirler. Ancak muhakemesizlik girdabında ve paldır kültür kentleşmeler çağında neyin ihmal edildiği, neyin yanlış yapıldığı önce insanlık âlemi sonra da sosyal bilimciler ve özellikle kültür bilimciler tarafından yeniden düşünülmeli ve tabii sorumlular da özeleştiri vermelidir.

Oğuz Öcal 

DUA

 YAŞLILARIN DUASINI ALIN GENÇLER... 

Herkes uzun yaşamak ister ama kimse yaşlanmak istemez diye bir söz var. Ne kadar doğru öyle değil mi? Uzun yaşama hayalleri kuruyoruz hepimiz ama nedense yaşlılara gereken özeni göstermiyoruz. Sanki hiç yaşlanmayacak gibi hareket ediyoruz. Ömrümüz varsa tabi. 

Yaşlılarla ilgili konuları sık sık ele alıyorum, yeniden almak istedim. Madeni cevher diyorum ben yaşlı insanlara. Her anlamda hepsi birer cevherler çünkü. Yaşanmışlıkları ile tecrübeleri ile hayattan aldıkları darbeleri ile yenilmeyişleri ile mücadeleleri ile. 

Eli öpülesi insanlar yaşlılar. Bizim çocukluk dönemimizin yaşlılarını hatırlıyorum. Son dönemin popüler kelimesi “Organiği” onlar için kesinlikle kıllanabilirim. O kadar saf o kadar bozulmamış o kadar tertemizdi ki o insanlar. Rahmetli anneannemi hatırlıyorum. Yaptığı yardımı sağda solda asla anlatmazdı. Ben üniversiteye giderken bana da çok yardım etmiştir. O kadar ince düşünceli davranırdı ki… Bana her harçlık verdiğinde kimseye göstermeden gizli gizli elime tutuştururdu. Hayran kalırdım o ince ruhuna.

Sanayide bir Ali amcamız vardı. “Senin düğününde kırk kova su taşıyacağım” derdi bana. Eskiden düğünlerde su olmazmış su çok kıymetliymiş. Su taşırlarmış kova kova düğünlerde. Ali amca da o kadar güzel bir samimiyetle söylerdi ki…

Geçen yaşlı bir teyzeyi ameliyat ettim. Durumu hakikaten çok ciddiydi, hayati tehlikesi vardı, şuuru yoktu. Kurtuldu çok şükür. Damadı çok güzel bir şey söyledi:” Annelerin duası bize yeter hocam” dedi. Ana, baba, yaşlı duası almak o kadar önemli ki… Tabi bu duayı almak yaşlıya saygı duymaktan geçer. 

Rahmetli babam bana “Nerede büyük görürsen elini öp, duasını al” derdi. Şimdi ben de çocuklarıma aynı şeyi söylüyorum. Ben rahmetli babamın, anamın, dedemin, dayımın, anneannemin dualarını aldım siz de benim dualarımı alın diyorum. Annemin yoğun bakımda konuşamazken nasıl ellerini havaya kaldırıp bana dua ettiğini anlatıyorum çocuklara. 

Biz Türk milleti olarak ataerkil bir toplumuz. Anamıza babamıza çok düşkünüz. Durum günümüzde değişiyor artık gençler özgürlükçülüğü anneden babadan uzak olmak sanıyor ama öyle değil. Ben kocaman olmuştum ama anneannem ne zaman gelse yanıma, kucağına uzanır saçımı kaşıtırdım. Rahmetli dedemi ne zaman görsem bize dua etmesini isterdim. Şimdi nerede yaşlı görsem gönlünü hoş edip duasını almak için çabalıyorum. Çünkü duanın gücüne çok inanıyorum özellikle de yaşlıların dualarının kabul olduğuna inanıyorum. O yüzden hep ameliyatlardan önce “dualarınızı eksik etmeyin” diyorum. 

Gençlere de bu anlamda daha duyarlı olmalarını tavsiye ediyorum. Görmezden gelmeyin yaşlıları. Özellikle sokakta, toplu taşıma aracında ya da bir banka kuyruğunda. Varsın yerinizi verin, sıranızı verin… Emin olun alacağın bir hayır, dua hayatınızı değiştirebilir. 

Öğrenciyken toplu taşıma araçlarını çok kullandım. Otobüste yaşlı ya da çocuklu birini görsem asla oturamazdım, utanırdım. Hemen yer verirdim. Şimdi bakıyorum toplu taşıma araçlarında kimsenin umurunda değil yaşlısı, hastası, çocuklusu… Herkes havaya bakıyor, elindeki telefonla oynuyor, uyuyor taklidi yapıyor, görmezlikten geliyor… Artık büyük küçük diye bir şey kalmamış.

Oysa andımızda ne diyordu?

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

İlkelerimizi, ülkümüzü, gelenek ve göreneklerimizi her daim hatırlamamız ve bir an önce fabrika ayarlarımıza geri dönmemiz umudu ile kalın sağlıcakla…

Prof Dr. Yusuf Kalko

DiL YOZLAŞMASI

 Dilimizin Yabancılaşması 

Batı Kavramlarını Benimseyip Doğu Kavramlarına Düşman Olmanın Tarihî ve Kültürel Arka Planı"

Diller, toplumsal ve kültürel dinamiklerin en belirgin yansımalarından biridir. Toplumlar, dil yoluyla kimliklerini inşa eder, korur ve geleceğe taşır. Bu nedenle, bir dilin içeriği, yalnızca o toplumun geçmişi hakkında bilgi vermekle kalmaz; aynı zamanda mevcut kültürel tercihlerini ve kimlik algısını da ortaya koyar. Türkiye'de dilin yabancı kökenli kelimelerden arındırılması üzerine yapılan tartışmalar, bu bağlamda oldukça dikkat çekicidir. Ancak, dilimize yerleşmiş Latin kökenli kelimelere hoşgörü gösterilirken, Arapça ve Farsça kökenli kelimelere düşmanlık beslenmesi, bu sürecin çelişkili bir tarafını gözler önüne seriyor.

Batı kökenli kavramlar dilimize nüfuz ederken, neden Doğu kökenli kavramlar dışlanıyor? Bu sorunun cevabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Türkiye’de gerçekleştirilen modernleşme hareketlerinde gizlidir. Osmanlı döneminde dilimiz, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerle oldukça zenginleşmişti. Ancak Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte başlatılan dil devrimi, Batı’ya yönelmenin bir simgesi haline geldi. Bu bağlamda, Türk dilini Arapça ve Farsça kökenli kelimelerden arındırma çabası, sadece bir dil reformu olarak değil, aynı zamanda Batı’ya yönelme ve Doğu’dan kopma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında dil reformları, Latin alfabesine geçiş ve Osmanlıcanın sadeleştirilmesi gibi uygulamalarla hız kazandı. Bu süreçte, özellikle Arapça ve Farsça kökenli kelimeler dilimizden çıkarılmaya çalışıldı. Ancak aynı zamanda Batı kökenli kavramlar dilimize büyük bir hızla girdi ve kabul gördü. Bu durum, aslında sadece dilde değil, zihin dünyasında da bir yabancılaşmanın göstergesiydi. Dil devrimini gerçekleştirenler, Batı’yı modernitenin ve ilerlemenin sembolü olarak görmüşlerdi. Bu nedenle, Batı kökenli kavramlar kabul edilirken, Doğu kökenli kavramlar modernliğe engel olarak algılandı.

Ancak bu süreç, ciddi bir kültürel çelişki doğurdu. Türkiye’deki dil politikaları, Batı kökenli kelimeleri "yerli" olarak kabul ederken, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri yabancı addedip dışlamayı tercih etti. Bu tutum, bir yandan Osmanlı mirasına karşı bir tavır alırken, diğer yandan Batı hayranlığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bir toplumun dilini zenginleştiren etkileşimler, bir yandan dışlanırken diğer yandan kucaklandı; bu da dilimizin zenginliğini kaybetmesine neden oldu.

Örneğin, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan "antrepo", "antre", "garderop", "manifesto", "blanço" gibi kelimeler, köken olarak Latin dillerinden gelmekte ve günlük yaşamımızda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ancak, bu kelimelere karşı bir tepki gösterilmezken, dilimizde yüzyıllardır var olan ve kültürümüzle iç içe geçmiş Arapça ve Farsça kelimelere karşı gösterilen düşmanlık, dildeki yabancılaşmanın boyutlarını ortaya koyuyor.


Dil reformları, bir ulusun kimliğini ve bağımsızlığını yeniden inşa etme çabası olarak değerlendirilebilir. Ancak, bu çaba, bir yönüyle dilin ve kültürün kendi iç dinamiklerini göz ardı ederek, dışlayıcı bir şekilde yürütüldü. Bu dışlayıcı tavır, toplumda köklü bir kültürel ve dilsel kopuşa yol açtı. Batı’ya öykünme ve Doğu’dan uzaklaşma arzusu, dilimizdeki zenginliği azaltırken, aynı zamanda kültürel kimliğimizi de zayıflattı.

Dilimize yabancı kelimelerin girişini ve bu kelimelere karşı tutumumuzu anlamak için, bu kelimelerin hangi sosyal ve kültürel koşullarda benimsendiğine de bakmak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde dilimize giren Arapça ve Farsça kelimeler, çoğunlukla İslami kültürün ve medeniyetin bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bu kelimeler, dilimize bir zenginlik katarken, aynı zamanda bir kimlik inşası sürecine de hizmet etmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde bu kelimelere karşı takınılan tavır, İslam medeniyetinden kopma isteğinin bir yansıması olarak görülmelidir.

Öte yandan, Batı kökenli kelimelerin benimsenmesi, Batı'nın bilim, teknoloji ve kültürel üstünlüğüne duyulan hayranlıkla açıklanabilir. Bu kelimeler, modernleşmenin ve ilerlemenin sembolü olarak algılanmış ve dolayısıyla dilimize hızlı bir şekilde entegre edilmiştir. Ancak bu entegrasyon, dildeki zenginliğin tek taraflı bir şekilde gelişmesine yol açmış ve dilin doğuştan sahip olduğu çeşitlilik kaybolmuştur.


Bahadır Hataylı/17.08.2024/04.10/SANCAKTEPE/İST

2 Temmuz 2024 Salı

EN BÜYÜK MAKAM ANNEANNE

              Hoşgeldin hoşgeldin hoşgeldin DÜNYA’M. Dukuz aylık uzun yollardan gelen, heyecanla doğumunu beklediğimiz, gelişiyle varlığımıza değer katan, türlü türlü sıfatlar ekleyen, hayata bakışımızı değiştiren, kırk günlük bu süreçte hayatımızda çağ kapatıp çağ açan canım torunum DÜNYAM bebeğim hoşgeldin. 

             Bugün sizlerle kırk günlük bir anneanne olarak yaşadığım ve hissettiğim duyguları paylaşmak istiyorum. Bu dünyaya gelişimizden itibaren son nefesimize kadar bir yolculuğun içinde ilerlerken yaşımız gereği yeni eklenen sıfatlarla çoğalarak büyüyoruz. 

              Bir kadının en yüce görevi anne olmak. Yaradandan sonra yaratıcı olmak hali, Allah kadınlara verdiği rahim sıfatıyla kadının yaratıcı gücüne dikkat çekerken, anne olmanın mutluluğunu yaşayan kızımın sayesinde bende hayatımda alabileceğim en yüce sıfat ANNEANNElik makamına terfi  ettim. Kırk gündür bu makamda olmanın onurunu gururunu yaşatan kıymetli torunumun bugün kırkı çıktı. İlk tek ve biricik torunum DÜNYA’m beni büyüttü. ANNEANNElik  makamı dünyanın en güzel sıfatı. Ağrısız sancısız sonsuz saf sevginin konsantre olmuş haliyle yeniden doğuyor ve gençleşiyorsunuz diyebilirim. Bu yeni durumu böyle özetleye bilirim. Allahın yanından gelen en son misafirimiz Torunumun kokusu cennet, sesi, güzelliği, ağlaması gülmesi, bakışı, özenle yaratılmış varlığı ve sevgisi herkese yetecek kadar sevinç ve mutluluk dağıtıyor. Çok şükür. 

                 25 yıldır gözümün bebeği olan kızıma gelişiyle annelik sıfatını veren torunum,  anne kızın birbirini daha iyi anlamasına yol açtığı için çağ kapayıp çağ açan bir bebek olarak ilk icraatını yapıyor. DÜNYA BEBEĞİN gecesini gündüzünü aydınlatan annesi güneş misali hep yanında. Merkezde DÜNYA  olunca tüm dünya onun çevresinde dönüyor. İlk gördüğümde hissettiğim duyguyu anlatamam, yaşanması gereken bir durum. Çok güzel, çok güzel, çok güzel bir an. Sağlıklı sıhatli bir süreçle sonuçlanan lohusalık dönemi çok şükür iyi geçti. Anne sütüyle beslenen bebek mutlu, anne mutlu, biz çok mutluyuz. Birbirlerine çok güzel alıştılar. Evli mutlu çocuklu olmanın güzelliğini yaşayan kızımın yuvasındaki huzura şahitlik etmenin sevincini yaşıyoruz bizde. 

Torunumla göz göze konuşuyorum. Kucağımda kollarımın arasında bana derin ve manalı bakan bir çift gözle yüreğinden geldiği gibi konuşmak ve anlıyormuş gibi pür dikkat beni dinlemesi adam olacak çocuğun ilk göstergesi olabilir diye düşünüyorum. İlk ninnimi kulağına usulca fısıldıyorum. 

E bebeğim eee…

 Uyusunda büyüsün Ay Bala’m benim ninni 

Uyansında kendini bilsin  DÜNYAM benim ninni 

Bu köyde yetişen adama şahit olacaksın Ay balam 

Sevgiyle büyüsün insanoğlu DÜNYAM benim ninni. 


Sezen Aksu’nun ninnisiyle devam edeyim sözlerime 

Bebeğim hadi hoşgeldin

Bak ben nasıl yenilendim

Sana anne sözü bu dünya 

İyi biryer olacak illa

Uyusunda  büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün yavru canım

Okusunda büyüsün 

Aydınlığa yürüsün 

İyi insan olsun yavrucağım.

Yemyeşil koca bir orman

Şırıl şırıl akan ırmaklar

Toprak ana beşiğimiz 

Biz bütünüz biz biriz. 

Uyusun da büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün yavru canım. 

Tut kuzum filin elinden

Çiçeği böceği öpüp kokla

Bak bi de köpeğin gözünden

Dinle gör okuyup anla 

Uyusun da büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün Yavru canım. 

Okusun da büyüsün 

Aydınlığa yürüsün

İyi insan olsun, Daima yüzün gülsün DÜNYAM. 

Seni bize veren Allah’ıma binlerce kez hamd ederim. 

Bir teşekkürde DÜNYA’mı  doğuran canım kızım dünyanın en güzel annesi YASEMİNİME ve babasına çok çok teşekkür ederim. 

Yaşım dedi durul, gönlüm dedi coş,

Yaşım dedi dinlen, gönlüm dedi koş...

Yaşım dedi yeter artık pes, Gönlüm dedi gez...

Yaşımla gönlümü edemedim eş,

biri 15...Biri 55. 

Gelişiyle beni büyüten ve ANNEANNELİK MAKAMINA yükselten, 

Gülümseyen huzur veren  saf minik bir çocuğun yanında çocuklaşan yüreğimle, fiziki yaşım bir anneanne olmasına rağmen hiç bitmeyen bir mavi

sonsuz, sınırsız ve masum, uçsuz bucaksız  masmavi sevgilerin içinde büyüyen yaşım hep çocuk...

Birlikte büyümek için hazırım…

Çocukların iyi yetişmesi, sağlıklı,  huzurlu 

ve mutlu olabilmesi için bizlere düşen görevleri severek yapmaya biz gönüllüyüz bebeğim. Hoşgeldin hoşgeldin dünyamıza DÜNYAM. Nice kırklara, kırk yıllara mutlu sağlıklı huzurlu ilim ve bilimin ışığında aydınlanan yarınların, hak yolunda yürüyen adaletli bir dünyada sevgi ile yaşayacağımız güzel günlerimiz için iyiki benim torunum oldun, hoşgeldin meleğim. Senii çokk çokk seviyoruzz. Dünyanın masalını yeniden yazacağız hep birlikte…

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Anneannen

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 

1 Temmuz 2024 Pazartesi

Kilim Motifleri

 Kızılderili ve Türk kilimlerindeki ortak motifler, Mehmet Yardımcı


Kızılderili ve Türk kilimlerinde ortaklığı en çok görülen; yıldız, akrep, bereket, eli belinde, koç ve hayat ağacı motifleri Türk kadınının, evine bağlılığını, sadakatini, yuvasının korunmasını ve ailede kendinin önemli bir varlık olduğunu anlatan motiflerdir. Yıldız motifi, Türk halılarında üretkenliği temsil eder. Yıldız motifini dokuyan kadın, üretkenim çocuklarım var güçlü ve gururluyum demektedir.  


Kızılderili ve Türk kilimlerinde çokça kullanılan "eli belinde" ve "koç boynuzu" motifleri bir erkek ve bir kadını belirtir. Bereket deseni, dişiyi gösteren iki adet "eli belinde" motifi ve erkeği gösteren iki adet "koç boynuzu" motifinden oluşur. Kompozisyonun ortasındaki göz motifi, aileyi kem gözlere karşı koruması için kullanılmıştır. Eli belinde motifi dişiliğin simgesidir. Sadece analık ve doğurganlığı değil, aynı zamanda uğur, bereket, kısmet, mutluluk ve neşeyi de sembolize eder. Bu nedenle en çok kullanılan ve önemsenen bir motiftir. Türk kilimlerinde yaygın olarak kullanılan hayat ağacı motifi, sonsuzluğun sembolüdür. Bu motif, ölümsüzlüğü araştırmanın ve ölümden sonra yaşam olduğu umudunun bir nişanıdır. Ağaç, Türkler arasında kutsal sayılan bitkilerdendir. Hayat ağacı, güç, kuvvetine inanılan aslan, kartal gibi hayvanlar tarafından korunurken tasvir edilir. 


İnanışa göre, hayat ağacı sürekli gelişen, cennete yükselen hayatın dikey sembolizmini oluşturur. Geniş anlamda sürekli gelişim ve değişim gösteren evreni sembolize eder. Evrenin üç elementini; toprağın derinliğine inen kökleriyle yeraltını, alt dalları ve gövdesiyle gökyüzünü, ışığa yükselen üst dallarıyla cenneti birleştirir. Yeryüzü ve cennet arasındaki iletişimi sağlar. 


Nazarlık motifi, belli özeliklere sahip kimselerde bulunduğuna inanılan; insanlara, hayvanlara, eve zarar veren bakışlardan ve nazardan korunması için dokunur. 


Osman Nedim Tuna, Türklerle Kızılderililerin dil ve akrabalığına dayanan uzantısı ile uğraşıyorum demiş ve önceki ilişkilerden söz açmıştı.  


Çok sık yaptığımız akşam sohbetlerimizde Asya uygarlığını yaratan Türkler ile Amerika kıtasındaki Maya ve Aztek uygarlıkları arasında sembollerle başlayan benzerliğin de önemini vurgulayan Osman Nedim Tuna''nın, bütün Altay Türkleri gibi Kızılderililerin birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap etmelerini şaşırtıcı buluşu, semboller, dil ve gelenekler açısından çok ciddi benzerlikler olduğuna dikkat çekişi, Türkler tarafından icat edildiği bilinen 12 hayvanlı Türk takviminin Mayalarca da kullanılmış olması, eskilere dayanan bir kültür bağının işaretidir demesi de oldukça önem arz etmektedir. 


Osman Nedim Tuna, Kızılderililerin, bugünkü Sibirya''dan Kuzey Amerika''ya geçen iki göçmen grubunun çocukları olduğu yolundaki görüşlere de yer vermiş, buraya gerek Sibirya''dan, gerek Güney Anadolu''dan gelen kabilelerin buradaki yerli halkla evlilikleri sonucu doğan yakınlık, bir nevi akrabalıktır. Bu akrabalık ırki bir akrabalık değildir. Tıpkı Almanya''ya giden işçilerimizin Alman kızlarla evlenip kurdukları aile bütünlüğü gibidir, görüşüne sahipti. Kızılderili dilinde kullanılan Türkçe sözcükler, bazı Türk gelenek ve göreneklerin benimsenilip kullanılmış olması da Kültür emperyalizmine dayanmaktadır.  


İnsanoğlunun yüzyıllardan beridir her fırsatta kendinden bir iz bırakma isteği olduğunu, bunu kimi zaman mağara duvarına, kimi zaman taşa, kimi zaman da kilime aktardığını vurgulayan Tuna, kültürümüzün Kızılderili kültürüne etkisini dile getirişi, dildeki benzerlikleri işareti ile bazı dil ve halkbilimcilerin dikkatlerini Kızılderili dil ve kültürüne çevirmelerine vesile olarak önemli bir kazanım sağlamıştır.