31 Temmuz 2021 Cumartesi

ACILARI BAL EĞLEYEN KADIN

                Her insan kendi hikayasini yazmak ve kendi kendine şahitlik etmek için gelirmiş dünyaya. Hayaller ve gerçekler arasında bir yol tutar ve bu yolun sonunda geldiğimiz noktadan baktığımız yerden bizim kim olduğunuzu bize söyler hayat.  İşte  kendini bulma yolculuğunda evladını kaybetmenin üzüntüsü ile kendisini dağlara vuran ve oralardan topladığı çiçeklerden reçel yaparak insanlara şifa sunan acılardan aldığı özle kendisini üretime veren ve avutmaya çalışan, içinde açıklayamayacağı bir çok sırrı yüreğinde taşıyarak etrafına faydalı olmaya çalışan girişimci bir Anadolu kadını 41 yıllık evli 55 yaşında Havva Çiftçier hanımefendi ile yaptığımız söyleşide onu daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Güler yüzüyle sokağın girişinde beni karşılayan ve Anadolu insanının samimi misafirperverliğini hanesine yansıtan bağrı yanık bir Anadolu kadını. Sıcak bir yaz günü, Biraz soluklandıktan ve hoşbeş ettikten sonra başlıyoruz sohbete. 

         1966 yılında Kızılöz köyünde doğdum. Babam Almancı idi. Sofrası açık eli bol bir insandı. Bizi annem büyüttü. 15 yaşında evlendim. Bir kızım bir oğlum oldu. Sevgi ile büyüttüm.19 yaşında oğlum gümenekte suda boğuldu. Ölümünü kabullenemedim. Kendimi dağlara vurdum. Kuşlarla ağaçlarla konuştum. Doğada rastladığım çiçeklerle derdimi paylaştım. Onlarla konuştum. Onlarda çarenin kendilerinde olduğunu söylediler ve topladığım çiçeklerden yaptığım reçellerle acılarımı bal eğledim. 25 çeşit reçel ve 10 çeşit sirke ile LEZZET-İ HAVVADAN markasıyla üretime geçtim ve 21 yıllık birikimimi tecrübelerimi insanlarla paylaştım. Onlardan gelen geri bildirimler beni çok mutlu etti. Bende bu yolda ilerlemeye karar verdim. Boş kaldığım zamanlarda İğne oyası yapıyorum. Mevsimine göre reçel yapıyorum. Hayatın içinde var olmaya, sayılı ömrümün gününü doldurmaya çalışıyorum. 

41 yıllık evliyim.Oğlum vefat ettikten sonra iki kızım daha oldu. Şimdi onların mutluluğu için çabalıyorum. Çok gülen mutlu değil. Çok ağlayanda mutsuz değil. Mutluluk üretmekte. Ürettikçe mutlu oluyorum. 51 çeşit çiçeğin özünden yaptığım Reçellerimle hayatıma tat kattım. Arada bir efkarlanırım bir türkü dolanır dilime 

Bunca gamı bunca derdi
Zalim felek bana mı verdi?
Bunca gamı bunca derdi
Zalim felek bana mı verdi?
Herkes muradına erdi
Yine cananım gelmedi
Herkes muradına erdi
Yine cananım gelmedi
Erisin dağların karı
Soldu gönlümün baharı
Ecel kapımı çalmadan
Sen gel ey ömrümün varı
Erisin dağların karı
Soldu gönlümün baharı
Ecel kapımı çalmadan
Sen gel ey ömrümün varı
Ali Baba yoktur hile
Felek vurdu bana sille
Ali Baba yoktur hile
Felek vurdu bana sille
Can başladı çürümeye
Yine cananım gelmedi
Can başladı çürümeye
Yine cananım gelmedi
Erisin dağların karı
Soldu gönlümün baharı
Ecel kapımı çalmadan
Sen gel ey ömrümün varı
Havva hanımın yüreğinden gelen müziğin sesi Makamıyla birlikte ağzından dökülen sözlerin etkisi gözyaşlarına sebeb oluyor ister istemez. Sesine yüreğine sağlık Havva hanım diyor ve sohbete kaldığımız yerden devam ediyorum. Hayatınızda keşke dediğiniz bir şey var mı dediğimde, keşke oğlumu o gün gümeneğe pikniğe gitmesine izin vermeseydim dedi. Belki bugün yaşıyor olacaktı. 
Hayallerim LEZZET-İ HAVVADAN markasını büyütmek bir dükkan açmak ve memleketimin eşsiz lezzetlerini tanıtmak istiyorum. Reçellerimi odun ateşinde bahçemde pişiriyorum. Tatlandırıcı olarak üzüm pekmezi kullanıyorum. Mümkün olduğu kadar reçelleri doğal kadim geleneklerimizin öğretileri ile pişirmeye gayret ediyorum. Mahallemi, evimi, komşularımı çok seviyorum. Yeni yeni insanlarla tanışmak beni çok mutlu ediyor. Sağlığım el verdiği sürece bu işi yapmaya ve geliştirmeye çalışacağım. 
Bana ulaşmak reçellerimden almak isteyenler bu telefon dan 0 (544) 961 91 15 ulaşabilirler. Ekonomik gücüm yok. Benimle ortak olmak isteyen girişimcilerlede görüşebilirim işi birlikte büyüte biliriz. diyor Havva Çiftçier Hanımefendi. Çok çok teşekkür ederim bizi gönül hanenizde ağırladığınız için. Yolunuz bahtınız açık olsun 
Güzelliklerde buluşmak dileğiyle selamlar sevgiler 
Dünya Köylüsü sosyolog yazar 
Ayla Bağ 



4 Temmuz 2021 Pazar

KADIM ŞEHRİMİZİN KADIM İNSANLARI

Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta 39 yıllık çalışma hayatına kaldığı yerden devam eden Emekli öğretmen, düşünür, yazar, şair Abdülkadir Türk hocamı konuk ettik. “Gönül, kapısı kalp, yolu muhabbet, anahtarı dil olan bir bağ imiş. Mârifet, doğru yoldan, doğru anahtarla o kapıyı açmak, o bağa girmek imiş.” diyor. Bulunduğu ortama yaptığı çalışmalarla fark getiren ve gönül kapılarını açan bir gönül insanı. Gençlerin içine düştüğü duruma yönelik Yazdığı kitapla “Geliyorum Diyen Tehlike “ başlığıyla bağımlılıklara dikkat çeken bu memleketin dertleriyle dertlenen ve hayatın her alanında var olmaya çalışan çalışkan bir lider, önder, eğitimci. Gönül hanemize Hoşgeldiniz diyerek söze başlıyorum ve Sizinle “Kadim şehrimizin kadim insanları “ yazı dizisi için bir röportaj yapmak istiyorum dediğimde memnuniyetle kabul ederek bizleri onurlandıran hocama ilk sorumu yöneltiyorum.

Soru1-Hocam sizi kısaca tanıya bilir miyiz?

Abdülkadir Türk Kimdir?

cevap1- 1956 yılında Tokat/Almus’ta doğdum. İlk ve orta okulu Almus'ta, Liseyi Tokat Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi'nde, üniversiteyi Ankara Teknik Eğitim Fakültesi Makine anabilim dalı, Metal Teknoloji alanında okudum. 

   Anası okuma yazma bilmeyen, babası ilk okul 3 e kadar okumuş bir babanın çocukları olan beş kardeşten en büyüğü olarak, maddi zenginliği olmayan ama manevi zenginliği çok bir âile ortamında geçti çocukluğum. 

Aileme, kardeşlerime, milletime hizmet etmenin okumaktan geçtiğine inandım hep. Orta okuldan itibaren kendi çapımda, okuma ve yazım hayatının içinde oldum. Para bulamadığım için, yumurta satar parasıyla kitap alırdım okurdum. Lise yıllarımda kendimce gönüllü muhabir olarak o tarihlerde günlük ulusal Bizim Anadolu gazetesinde haber yaptığım oldu.

Özellikle üniversite yıllarında yazdığım sosyo küktürel içerikli bazı makaleler, Bizim Anadolu ve günlük Bayrak gazetelerinde yayımlandı. 

Mesleğimin ilk yıllarında Milli Eğitim Mudürlüğünün organizesinde lise öğrencilerine ve öğretmenlerine yönelik sigara, alkol ve uyuşturucu konusunda bir dizi eğitimler verdim. Zararlı alışkanlıkları konu alan  'Geliyorum Diyen Tehlike' adlı bir araştırma kitabım yayımlandı.

Teknik ve Endüsrti Meslek Lisesi'nde ilk defa, Tokat il birincisi ve Türkiye altıncısı olarak Toplam Kalite Yönetimi (TKY) mansiyon ödülüne lâyık görüldük.

2003 yılında, Türkiye'de ilk defâ bir okul bazında proje ekibi oluşturduk. Tokatta, AB projeleri kapsamında ilkleri ortaya koyarak, Tokatta proje kültürünün oluşmasına büyük katkı sağladık. Binlerce öğrenci, öğretmen, bürokrat, teknokrat ve sektör ustalarını 8 ayrı AB ülkesinde hareketlilik etkinliklerine kattık.

Konya ve Tokat'ta yerel tv lerde, zararlı alışkanlıklar, AB projeleri , Mesleki Teknik eğitimin tanıtımı, sorunları ve çözüm önerileri konularında programlara konuşmacı olarak katıldım. 

Tokat Mesleki Eğitim Merkezinde uzun süre sektör ustalarının, 'Usta Öğreticilik' formasyon eğitimlerini verdim.

GOP Üniversitesinin okullarda örnek uygulamalar konulu kongresine iki adet bildiri sundum.

Okullarda kültür sanat faliyetlerinin yönetmenliğinde bulundum, bâzı STK organizasyonlarında sunuculuk yaptım. 


Soru2-İnsanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunuza ve gençliğinize dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız? 

Cevap2-Çok doğru efendim. Rahmetli Cüceloğlu'nun dediği gibi, "İnsanın anavatanı çocukluğudur." 

Sosyo küktürel sorunlar, sosyal travmalar incelendiğinde bu hakikat daha iyi anlaşılır.

Çünkü, bugünün yapısal izahını dünün analizini yapmadan anlamak mümkün değildir. İnsanın kişliği çocukluğunda deneyleyerek yaşadığı evrelerde şekillenmeye başlıyor.

Hiç unutamadığım bir anekdotumu paylasayım. Orta okulu bitirdim, Tokat'a liseyi okumaya gittim. Yakında olsa ilk defa ailemden ayrılıyorum, teyzemlerin yanında kalıyorum. Karnım ac bile diyemiyorum. Bir ay sonra okulu bırakıp Almus'a geri döndüm. Babamız gurbette, anam rahmetli hem analık, hem babalık yapıyor bize. Evimizin bahçesinde anneminde olduğu bir anda benim geri geldiğimi duyan bahçe komşumuz rahmetlik Mıstık dayı dediki; " Oğlum neyinize güveniyorsun, baban gurbette, ananız yol iz bilmez, sizin için saçını süpürge eden zavallı bir kadın, çırpınıp duruyor. Mal mülk yok, kimse kimseye ekmek vermez bu devirde. Okulunu bırakma, sonra pişman olursun." 

Mıstık dayının bu sözleri ruhuma işledi. Benim eğitim yaşamımda kırılma noktamdır desem abartı olmaz.

Soru3-Eğitim öğretim hayatınızda binlerce öğrencinin hayatına dokundunuz. Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz? 

Cevap3- Evet Ayla hanım, binlerce gencin ruhuna dokunduk. Bugün o dokunuşların gurur verici geri bildirimlerini almanın verdiği huzuru hiçbir şey vermez zannediyorum.

Esasen öğretmenlikten önce ziraat mühendisi olmayı çok istiyordum. Çünkü toprağı, doğayı çok seviyorum. Ama iyi ki öğretmen olmuşum. Bugünkü aklım olsa yine öğretmenliği seçerdim. Olmasaydı ziraatçi olmak isterdim. 

Zaten ikisi de bir şeyler yetiştirmek anlamında  benzer meslekler diye düşünüyorum.

Soru4- Hayatın anlamı nedir Sizce?  Mutluluğun ve sevginin tarifini yapar mısınız?

Cevap4. Bence hayatın anlamı paylaşmaktır. 

Fıtrat ayarları üzerine bina etmektir yaşamı. 

Mutluluğun da, sevginin de esasen tanımları zordur bence. Hani bir söz vardır, tarif edilmez yaşanır diye. Mutluluk ve sevgi de böyledir aslında.

Belki klasizme kaçmadan şunları söyleyebilirim efendim. 

Mutluluk, sevenin sevdikleriyle, hasret kaldıklarına, özlem duyduklarına kavuşup hemhâl olma, vuslata erme bahtiyar olma duygusudur.

Sevgi, bir insana, bir nesneye, bir ideâle gönülden ilgi duyma, sevdikleri için her şeyini fedâ gönüllülüğüdür. 


Soru5-Çok güzel şiirleriniz ve özlü sözleriniz var. kitap çıkarmayı düşünüyor musunuz? Bizimle bir şiirinizi paylaşır mısınız? 

Cevap5-Evet, inşallah kitap çıkarma düşünce ve hazırlıklarım var. Kitap çıkarma dolmının boşalma ameliyesidir. 

Sorumluluk, bilgi ve bilinçli bir iç dinamizmi gerektirir diye düşünüyorum.

Kaliteli sonuçlar, sabırlı ve kaliteli hazırlıklar gerektirir. İnşallah çıktığında imzalı takdimde bulunuruz zât-ı âlinize.

Size bir antolojide de yer alan evrensel bir derde dönüşen güncel salgınla ilgi GEÇTİN  şiirimi takdim edeyim.

GEÇTİN

Coronavirüs dediler adına,

Bir çağa adını koydunda geçtin. 

Ayırmadın ülke, millet kimseyi,

Cihanda canları yaktın da geçtin. 

Kötülerin canını aldın neyse,

Masumun canına kıydın da geçtin. 

Birçok teori ürettiler sana,

Şöylece bir bakıp, güldün de geçtin. 

Şarkılar söylendi, şiirler yazıldı,

Tek başına konu oldun da geçtin. 

Kilise, havra, camiler kapattın,

Herkese havanı attın da geçtin. 

Taht, köşk, saraylar da sinen sinene,

Başkan, sultan, benim dedin de geçtin. 

Dinlemedin top, tüfek, füze, atom,

Çoğu can evinden vurdun da geçtin. 

Seven sevdiğine kapı kapattı,

Herkesin arasın açtın da geçtin. 

Gavur, Müslümanı dize getirdin,

Sanki âleme din oldun da geçtin, 

İnsanlık görmedi böyle imtihan,

Tevbeyi dillere koydun da geçtin. 

Bilimci, siyasetçi şaştı kaldı,

Akılları baştan aldın da geçtin. 

Plan, programlar kaldı masada,

Yeni projeler yazdın da geçtin. 

Beğenmedin insanların hâlini,

Yeni resimleri çizdin de geçtin.

Süleyman'a yâr olmadı bu dünya,

Sana yâr olacak sandın da geçtin. 

Abdulkadir TÜRK 


Soru6- Hayata dair keşkeleriniz var mı? Hayalleriniz nelerdir?

Cevap6-Her türlü sorunların iç içe geçtiği, insanın iç dünayasını kuşattığı öyle girift bir dünyada yaşıyoruz ki, 'keşke' sözcüğünü kullanmayan bir insan yoktur. 

Bugünkü hayatımı alt üst edecek bir keşkem olmadı hamdolsun.

1. Bundan sonra zihin ve gönül havuzumu güncelleyerek bildiklerimi kitaplaştırmak istiyorum.

2. Bildiklerimin millitime bir vefa borcu olarak, belli konular da yoğunlaşıp, sunular hazırlayıp, Tokat merkezli Türkiye genelinde davet edildiğim her yere giderek ücretsiz eğitimler vermek istiyorum. 


Soru7- Salgın sürecinden nasıl etkilendiniz? Dünyanın, insanlığın ve Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz


Cevap7- Hamd olsun şu ana kadar salgınla ilgili bir sorun yaşamadık. Hehâlde tedbir kurallarına uymamızın, günlük rutin yürüyüş ve hafif spor yapmamız bunda etkili oldu.

Ancak, herkes gibi yaşamımızı salgına göre planlamak zorunda kaldık. Buda hâliyle özellikle sosyo kültürel yaşamımızı kısıtladı. Bunu daha çok kitap okuma, yazma konusunda avantaja çevirdiğimizi söleyebilirim.

Şahsen, hayata ve geleceğe hiç ümitsiz bakmadım. 

Ancak, kabul etmek gerekir ki salgın insanlık âleminin geleceği ile ilgili bir dönüm noktası özelliği gösteriyor. Gelecek kolay olmayacak kuşkusuz. Geleceği, insanlık camiasının devletler bazında bu acı ve pahalı deneyden çıkaracağı dersler ve alacakları yeni tedbirler ve düzenlemeler belirleyecektir.

Ben yinede ümitliyim. 

Soru8- Tokat deyince aklınıza ilk ne gelir? 

Bir kaç cümle ile bize memleketimizi tanıtır mısınız?

Cevap8- Tokat deyince hem avantajlar, hem de sorunlar bakımından aklıma gelenleri şöyle ifade edebilirim.

a.Tarihi, doğal ve bâkir zenginliklerinin, sosyo kültürel, sanat potansiyelinin, tarımsal avantajlarının hakkının verilemediği kanaatindeyim. 

b.Siyâset, ticâret, kültür sanat ve edebiyat alanlarında yetkinliğine inandığım insan kaynaklarının birlik ve berâberlik içinde Tokat'ımızın bir prestij kenti olması için kanalize edilemediği kanaatindeyim. 


Soru9- Emeklilik hayatı nasıl gidiyor? Hayata yeni atılan Gençlerimize tavsiyeleriniz nelerdir.

Cevap9- Hayattan emekliliği olunamıyor ki efendim. Çoğu formalite resmi iş temposunda vakit bulamadıklarınıza vakit buluyorsunuz. Bendeniz iş temposunda kendime zaman ayıramadığımı şimdi anlıyorum. Âdetâ yaşamıma yeniden format attım.

Emeklilik deyince genel bir kanı var kamuoyunda. Emekli âdeta dinamik yaşamdan kopuyor. Emekli, evden kahveye  kahveden eve, evden camiye, camiden eve yaşamınını hapsediyor. Ya da gezme, piknik eksenli tek düze bir yaşam. 

Elbette bunlar gerekli, ama yeterli olmamalıdır emekli için. Emekli insan, bilgi ve deneyim dolu bir insandır.

Devletin emeklilerden meslekleriyle ilgili yararlanma politikası olmalıdır.

Örneğin, Milli Eğitim emekli yönetici ve öğretmenlerin deneyierinden yararlanma projeleri üretmelidir. Emekli olduktan sonra deneysel bilgi ve birikimler hebâ oluyor Türkiye'de.

Soru10-  Son olarak neler söylemek istersiniz?  

Yeni jenerasyonya özellikle tavsiyelerim. Kendilerini tanısınlar, istek ve istidatlarını bilsinler, potansiyellerini keşfetsinler, buna göre kendilerine yüksek bir hedef belirlesinler.

Başarının sac ayağı gibi üç bileşeni vardır. İstemek  inanmak ve uygulamak.

İnternet temelli, iletişim teknolojisini ve en az bir yabancı dili mutlaka çok iyi öğrensinler.

Ezberci değil, analitik ve sorgulayıcı olsunlar. 

İnhisarcı ve kibirli değil, paylaşımcı ve mütevâzi olsunlar. 

Sevgili Ayla hanımefendi çalışmalarınızı takdirle takip ettiğimi söylemeliyim size.

Bendenize de düşüncelerimizi paylaşma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyor, esenlikler ve  başarılar diliyorum. 

Bu güzel röportaj için bizimle birlikte olduğunuz ve yüreğinizi bize açtığınız için ben çok çok teşekkür ederim hocam. Bu toprakların yetiştirdiği çok kıymetli bir değeri kadim insanımızı ağırlamanın onuruyla onun sözlerine kulak vererek sohbeti tamamlamak istiyorum. 

 “Milli Eğitim emekli yönetici ve öğretmenlerin deneyimlerinden yararlanma projeleri üretmelidir. Emekli olduktan sonra deneysel bilgi ve birikimler hebâ oluyor” diyerek aslında bilgi israfının önüne geçmek ve tecrübelerin aktarımını kolaylaştırmak yönünde yapılacak projelerle bu bilgilerin ehil ellerden aktarımı yapılarak israfın önüne geçilebilmesinin altını çizen 39 yıllık eğitim öğretim hayatında bu uğurda çalışmalara imza atan ulu çınara çok çok teşekkür ederim. Kıymetli hocama yaşamında kolaylıklar diliyor ve bilgi birikimlerini aktaracağı projelerde yer almanız dileğiyle…

saygılar selamlar ve hürmetlerimi sunuyorum.

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle… 

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 


24 Mart 2021 Çarşamba

YOLLAR

 Yollar, yollar, yollar

Hendek, köstek, eğri, büğrü, 

Doğru yollar.

Çakıl taşlı, çamurlu, dikenli, patika

Asfalt kara yollar...

Ancak yürüdüğünde geride kalan yollar.

Medeniyet, balık misali can çekişiyor

Çukurları su dolu yollarda.

Ey yar, seninle aşmak kolay 

Sarp, dik yokuşlu yolları.

Sensiz karanlıktayım.

Doğru, düz yolda şaşıyorum.

İnandığım yolda yürüyorum.

Eğriydi yollar sana DOĞRU yürüdüm

Doğruydu sözler sana DOĞRU eğildim.

Yollar, yollar, yollar 

Yürüdüğüm bütün yollar 

Beni, sana, DOĞRU yollar 

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 



21 Mart 2021 Pazar

KADINLARIMIZ GEM VURULMUŞ AT GİBİ

                 Asil bir Tokat hanımefendisi 1946 doğumlu Aysel Diril abla söze  şöyle başladı "çok mutlu bir çocukluğum oldu, sinema, matine ve radyoyla büyüdük. İlk okuldan sonra okuma aşkımı dedem kursağımda koydu. Teyzem vefat edince teyzemin emaneti oğlununa bakmak bize düştü. Biz büyüttük. Dedem aklına koymuş beni teyzemin oğluna verecek. O yüzden beni okuldan aldı. Dedem despot bir adamdı dediğim dedik, astığım kestik bir karaktere sahipti. Kimse önüne duramazdı. Siniri geçince ben karşısına geçer
 -dedeciğim niye böyle yapıyorsun, sinirlenme kızma babaanneme derdim. O’da bana kızar karşısından kovardı. “Okutmadım böyle oldun. Okusaydın ne olurdun bilemiyorum”derdi. Dedeme Tanko Şükrü derlerdi, ütüsüz gezmezdi. Bugünkü değimle (Avm miz ) iş yerimiz vardı. Herşey dedemden sorulurdu. Bir gün Dedem hastalandı yatakta yatıyor. Çok zalim bir adam olduğu için kimse yanına giremiyor. Beni çok seviyordu. Arkadaşımla beraber yanına girdik. Arkadaşım başladı dedeme ağıt yakmaya,
" dedem dedem teneşir hakkın idi,
Ölecek vaktin idi,
Daha çok ağlayacaktım ama
Canımızı çok yaktın idi" dedi. Dedemde nefesini zorla toplayıp kızım sana ne yaptım. Ben yaptıysam bizimkilere zalimlik yaptım dedi. Onu hiç unutmuyorum nurlar içinde yatsınlar. 
              14 yaşımda  nişanlandım, teyzemin oğlu 23 yaşındaydı. Üç yıl nişanlı kaldıktan sonra evlendim. 17 yaşında anne oldum. Bir kız, bir oğlan. 12 yıl aradan sonra tekrar çocuk sahibi oldum. Oğlum ve kızım yeni doğan bebeği kabullenemediler. Üçüncü evladım yalnız kalmasın ona arkadaş olsun diye bir tane daha çocuk doğurdum, ikisini birden büyüttüm. Dört çocuk annesiyim. Onların eğitimi, sağlıklı beslenmesi derken zaman geldi geçti. Hepsini büyüttüm, üniversitede okuttum. Çocuklar büyüyünce ben boşta kaldım. Yıllardır içimde kalan bastırılmış duygular feryat, figan tutamıyorum. Arayışa girdim. Zamanında isteyipte yapamadıklarımı bir bir yoluna koydum. İçimde kalan uhteleri bir bir gerçekleştirdim. 
             Öncelikle işe eğitimden başladım. Kız meslek lisesinin bütün bölümlerini bitirdim. 45 yaşında orta okulu, 50 yaşımda liseyi bitirdim. Üniversite sınavına girdim kazandım. Gazi üniversitesi halkla ilişkiler bölümünü kazandım. Hastalığımdan dolayı gidemedim. Oda eksik kalsın dedim. Çalışmayı çok seviyordum yıllar sonrada olsa hayalimi gerçekleştirdim. Bir gelinlikçi dükkanı açtım, moda evide diyebiliriz yıllarca onu yönettim. Turhalda  kına gecelerinde giyilen bindallıyı ilk ben getirdim bu şehre ve gelin kızlara gelinliğinin yanında bindallıyı hediye ettim. Ve böylece kına gecelerinin vazgeçilmezi haline geldi bindallılar. Unutulan hamam kültürünü yeniden canlandırdık ve şimdi vazgeçilmezlerin arasında. Bir çok ilke imza attık. 
Ayşe  Yoğurtcuoğlu hanımefendi bir İstanbul Hanımefendisi. Karadenize gezi düzenlemişler. Beni tavsiye etmişler. Turhal’da Aysel abla var, o sana yardımcı olur gezi için gerekli olan yolcu sayısını tamamlarsınız demişler. Bende arkadaşlara haber saldım 1,3,5, derken 15 kişi oldu sayımız. Karadeniz turuna katılım çok olunca bize yer kalmadı. Kalabalık gitmişiz, otobüs çok dolu bize kızdılar çok kalabalık geldiniz diye. Bizde çok üzüldük. O gün karar verdik. Bu işi biz yapalım başkasına bağımlı olmayalım dedik. O günden sonra turlarımızı kendimiz düzenledik. 15 yıldır geziyoruz.
               Belediye seçimleri yaklaştı ben kim seçilirse seçilsin Turhal için bir şeyler yapılsın gayreti içindeyim.Turhal için ne yapabilirim diye düşünürken, kalenin aydınlanmasından tutunda, ırmağın kayıklarla değerlendirilmesi, festivaller, yarışmalar ve daha bir çok şey aklımdan geçiyor, dillendiriyorum gittiğim her yerde. Benim sözlerim belediye başkanının kulağına gitmiş beni makamına çağırdı, dinledi sizinle çalışmak istiyorum dedi. Bende siyasi olarak değilde siyaset üstü olarak sizinle çalışırım dedim. Başkanımızla birlikte çok çalıştım.Turhal’da reform yarattık. Unutulan değerlerimizi yeniden gün yüzüne çıkarttık. Geziler düzenledik. Festivaller aklınıza gelen güzellikleri birlikte hayata geçirdik.
                İlk Urfa'ya gezi düzenledik. Kırk kadınla beraber eşler başımızda olmadan tek başımıza geziye gideceğiz. Bazı eşler bize çok kızdı. Siz kadın başınıza ne yapmaya çalışıyorsunuz, herkeside ayartıp yoldan çıkartıyorsunuz, oturun oturduğunuz yere dediler. Ama biz dinlemedik gelmek isteyenlerle yola çıktık. Çok güzel bir gezi oldu. Gelen tüm kadınlar çok memnun kaldı. Onlarda eşlerinden ilk defa ayrı bir yere gitmenin tadını çıkardılar. Üç gün üç gece yemek pişirmeden, çocukların gailesi olmadan, koca derdi düşünmeden felekten bir üç gün çalmanın sevinci ile memnuniyetlerini dile getirip ikincisini talep ettiler. Bu böylece başladı ve 15 yıldır kemikleşti. Gezmediğimiz yer kalmadı. Kışın kaplıca turizmi, yazın denize yazlık yerlere gidiyoruz. Şimdi hedefim balkanları, Azeri ve Türki Cumhuriyetlerini gezmek yani kısacası dünya turu istiyorum inşallah onuda başaracağız. 
              Birgün arkadaşlarla otururken belediyeden anons ettirdim. Dedimki herkes sandıktaki eski kıyafetlerini getirsin. Defile düzenleyeceğim. Halk çok güzel karşılık verdi. Gelen elbiseler 30 yıllık ve 150 yıllık birer hazineydi. Defile düzenlendi herkesin çok hoşuna gitti. Bazı çevrelerden talep geldi. Davet üzerine Defileyi sergilemek üzere oralara gittik. Şehir şehir gezdik. Gittiğimiz gezilerede bu etkinliğimizi taşıdık. Kaldığımız otel sahipleriyle görüşüp biz defile yapmak istiyoruz dedik. Onlarda kabul ettiler ve memnun kaldılar bu etkinlikten. Şimdi Turhal’da gezi dedin mi ilk akla biz geliyoruz. Kadınlarımızın bastırılmış duyguları, ortamını bulduklarında kendilerini ifade etmelerin de bu geziler, kendilerine doğru bir keşif yolculuğununda başlangıcı oldu. Aslında bu geziler bir çok cevherlerin ortaya çıkmasına da sebep oldu. Sesi güzel olan elinde mikrofon yol boyunca bize şarkılar söyledi. Fıkralar anlattılar, tiyatrolar, tam bir eğlence ve rehabilitasyon merkezi gibi çalıştık o dönemde. 
             Annemi 19 yıl önce, eşimi 10 yıl önce kanserden kaybettim. Babamla oturuyorum şimdi. Eşimle iki ayrı uç gibiydik. Ben aşırı sosyalim, eşim namazında niyazında  bir beyefendi idi. O tarafı pek sever merak ederdi. Benden önce giti de  sultan mı ettiler onu oraya bilmiyorum. Bu arada bende kanser hastalığına yakalandım. Çekap yaptırdığımda ortaya çıktı ellerimi açtım Allaha niyazda bulundum "Allahım daha benim yapacak çok işim var, izin verirsen ben bu hastalığı yenerim dedim" şimdi çok şükür iyiyim.  O dönemde kitaplarımı ve ihtiyaclarımı alıp İzmir’deki otelin odasına otağı kurdum. Tarhana ve bizim yöresel yemeğimiz olan batı çok yedim. Bu hastalığa yakalandığımda en büyük şükrün diğer hastaları görünce kendinize bakıp şikayet edecek yüzünüz olmuyor Allaha. O yüzden şükürünüz artıyor. Bende öyle yaptım. Her gün şükrümü arttırdım. İzmir’de tedavi görüyordum çok uzak dedim ve Sivas’ta bir hocayı tavsiye ettiler oraya gittim. Hoca beni görünce hasta kim dedi. Süslü püslü gitmişim, benim normal halim bu. Bende ben dedim bana baktı güldü" bence siz hasta değil hastalığı misafir eden bir ev sahibisiniz "dedi. Tedaviye başladık şimdi iğne oluyorum. Daha işim bitmedi yapacaklarım var. Arkadaşlarımın sayesinde moralimi yüksek tutuyorum hastalığımı aklıma bile getirmiyorum. Paylaşmayı ve yaşamayı çok seviyorum. Annemden babamdan gördüğümü yaptım, yenen yerde bereket olur derdi büyüklerimiz bizde yedirdik içirdik bereketlendik. Sabırlıyımdır, panik yapmam, yaşanacağı varsa yaşanır, kendime telkinlerde bulunurum.
          Keşke dediğim bir şey olmadı. Aklıma koyduğumu zamanı gelince yaptım. Hayatın içinde biz tiyatrocuyuz, herkes rolünü oynuyor, değiştirecek bir şey yok oyun bitene kadar rolümüzü oynamaya devam.
           Hayat bana güçlü olmayı, kaderci olmayı, kanaatkar olmayı öğretti. Kendi yağımla kavruldum. Hiç kimseye minnet etmeyin. Kendi ayaklarınız üzerinde durun. Mesleğinizi alın elinize. Altın bileziklerinizi takın kolunuza. 
 Gelecekten beklentim Allah beni kimseye muhtaç etmesin, çocuklarımın mutluluğunu diliyorum.
 Ahirete olan inancım beni daha adaletli kıldı. Kur-an ne diyorsa ona inanırım. Aşırılıkları sevmiyorum.
              Hayalim en büyük isteğim dünyayı gezmek, tarihi yerleri gezmek ve eski bir evde yaşamak isterdim.
 konuyu şöyle toparlarsak işin özü şu “Bu toprakların kadınlarını gem vurulmuş atlara benzetiyorum. Şaha kalktıkları gün neler olacak neler."
                 Hayatı anında yaşayın yaşayamadıklarınızıda fırsat bulduğunuzda yaşayın. Hiç bir şey için geç kalmış sayılmazsınız. Nefes alıyorsanız fırsatınız var demektir. Aysel ablayla sohpete doyum olmuyor saatin farkında bile değiliz, zaman nasıl geçmiş anlamadık.
               Aysel abla engin bir derya yaşamıyla hal ve hareketleriyle bulunduğu yeri bereketlendiren çoşturan, muzipliği ve hoş görüyü hayatına destur edinen hayata sıkı sıkıya bağlı, insanlarla diyaloğu koparmayan kaliteyi öz de insana olan değerde arayan tam bir anadolu kadını. Bulunduğu mekanda hep bir hallı Turhallıyızın mesajını veren sade asil bir hanımefendi. Gül deyince aklına engin yürekli olduğunun göstergesi "gül bahçem geldi gülistanım geldi"diyor.
               Bulunduğu yeri cennete ceviren ve etrafına ışık saçan bilge bir kadın, vizyonu geniş, asil bir hanımefendi. Evini mini bir müze haline getiren gittiği yerlerden aldığı otantik eserleri evinin salonunda sergileyen evinin bahçesini yaptığı el işleriyle süsleyen ve gelen konuklarını bu güzel cennet bahçesinde ağırlayan bir ev sahibi. Nasihatleriyle gençlere ve çevresine örnek olan bir hanımefendi. Biz onu tanımaktan çok onur duyduk. Çok sevdik. Bize bıraktığı yaşam enerjisiyle yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. 
Ruhun şad olsun mekanın cennet olsun. Biz ondan razı olduk Allahta ondan razı olsun. 
             

11 Mart 2021 Perşembe

KADİM ŞEHRİMİZİN KADİM İNSANLARI GAZETECİ SEVAN ÇAMLICA

                 Kadim Şehrimizin Kadim insanları yazı dizisinde bu hafta bu toprakların yetiştirdiği çok kıymetli bir değeri Gazeteci Sevan Çamlıca’yı daha yakından tanıyacağız. Eleştirel bakış açısıyla şehrimizi istanbul’dan takip ederek yakından ilgilenen ve Şehrimizin faydasına gördüğü aksaklıkları Güpür Gazetesinde ve yönettiği “Tokatlıların Yeri Gülistan”sayfasında dile getiren, sayfasında yaptığı projelerle bir kültür hizmeti sunan, belgesel niteliğinde çalışmalara imza atan, Tokat aşığı bir beyefendi. Sevan Çamlıca beyefendi ile ilk tanışmam 2018 yılında Gaziosmanpaşa Lisesinin bahçesinde bu liseden mezun olanların buluşma gününde tanıştım. Yaşayan Kırkkızlar Efsanesi kitabını kendisine hediye ettim. O gün bu gündür sosyal medya üzerinden takip ediyorum. Bu röportajda bir şehrin kültürüne, sosyolojik yapısına dair yaşanmışlıkların izlerine, samimi bir anlatımla yürekten gelen sesi duyabilirsiniz. Gazetecilik mesleğine çocuk yaşta başlayan, alaylı yoldan gelerek muhabirlik yapan, kendisini geliştiren ve 45 yıllık tecrübesiyle bu konunun piri olan, işini aşk ile yapan bir gönül insanı. Hoşgeldiniz diyerek başlıyorum sohbete.

1-Sizi daha yakından tanıya bilir miyiz? Sevan Çamlıca kimdir?

Sevan Çamlıca - Sevan Çamlıca 60’lı yaşlar civarında gezinen, Tokat doğumlu bir Ademoğlu... Rahmetli dedem hayatta iken merakımdan sormuştum soyağacımızın geriye dönük hangi yıllara kadar olduğunu, onun babasını ve dedesini.. Hatırladığı aşağı yukarı 1800’li yıllara denk geliyordu.. Hepside Meydan Mahallesi’nde oturmuşlar.. Baba tarafı ise Yaş Meydan Mahallesi’nde... Sonradan soyağacı uygulaması da çıkınca araştırdım aynen doğru çıktı.. Benim çocukluğumda orada geçti. İlk okul, ortaokul ve Lise 1’e kadar Tokat’daydık. Sonra ablamın evliliği ve bizden uzakta olması gibi nedenlerle babamın hiç istememesine rağmen İstanbul’a geldik.. Liseyi burada bitirdim, Üniversite’ye burada başladım fakat birinci sınıfta ayrıldım. Eve katkı sağlamak için çalıştım ancak aklım fikrim gazetecilikte olduğu için “su akar yatağını bulur” örneği bir fırsatını bulup profesyonel olarak gazeteciliğe muhabirlik yaparak başladım, öyle devam etti.

2- Neden Gazetecilik mesleğini seçtiniz? Paylaşır mısınız?

Sevan Çamlıca - Bu mesleği tesadüfen seçmedim... Çok gerilere gidecek olursak ortaokul sıralarında (Devrim Ortaokulu) belkide çok kitap ve gazete okumanın da etkisiyle belli bir dünya görüşü oluşuyor kafanızda. Buna uygun kitaplar, gazeteler dergiler okuyorsunuz. Gerçi o yıllarda bizim jenerasyon gerçekten çok okurdu. Düşünün tuvalete girdiğimde bile elimde mutlaka gazete veya kitap olurdu.. Alaturka tuvalette nasıl kitap kitap okunur artık orasını sormayın. Öğretmenlerim özellikle kompozisyon dersinde çok başarılı olduğumu söylerlerdi. Belki bunun da verdiği cesaretle ve çok kitap okuyarak sözcük dağarcığınızın genişlemesiyle beraber zamanla bir şeyler karalamaya başlıyorsunuz. Tabii bilgisayar, daktilo vs ne gezer. Teksir kağıdı adını verdiğimiz sarı kağıtlara kurşun kalemle sürekli yazılar yazardım. Küçük hikayeler, şiirler.. Evde geç vakitlere kadar ışık yakarak oturmak mümkün değildi ama buna rağmen pencerenin kenarında, sokak lambasının ışığı ile yazdığımı çok bilirim. Babam bu yazdıklarımı gizlice okurmuş, tabii benim haberim yok. Sonradan öğreniyorum ki benim sabahlara kadar yazdıklarımı toparlayıp arkadaşı ve eski iş ortağı Fethi Günesen Amca’ya götürmüş.. “ Oku bakayım bizim salağana sabahlara kadar bir şeyler yazıp çiziyor. “ diye.. Fethi Amca’da okumş ve düzeltmeler yapmış gazetede basmış..

Babam bir akşam eve geldiğinde koltuğunun altından gazeteleri çıkardı gülümseyerek gösterdi. İnanılır gibi değildi.. İkinci sayfada bana bir köşe ayrılmış ve “Sevan Çamlıca’dan Öyküler” diye iri puntolarla yazıyordu. Ne kadar sevinmiştim inanamazsınız. İlk öykümü o yıllarda Cem Karaca’nın yeni çıkan 45’liği Tamirci Çırağı’ndan esinlenerek yazmıştım. Arkasında başka öyküler derken bu şekilde İstanbul’a gelene kadar, hatta İstanbul’dan da bir süre devam etti.. Sizin anlayacağınız benim gazetecilik mesleğini seçmeme, Fethi Amca’nın Behzat’taki matbaasından içeri girdiğim zaman karar verilmiş. O kokuyu hissetmeniz, dev gibi Heidelberg’in çıkardığı sesler ve mürettiplerin ellerinde kurşun kalıplara harfleri dizmeleri beni adeta büyülemişti.

Her akşam, ertesi günün gazetesini almaya giderdim . İstikhakım olan iki gazeteyi alır sonrada köşe başındaki salepçi Remzi Amca’nın orada salep ve cevizli çörek keyfi yapardım. Sonra ver elini babamın dükkanı. Önce orada çalışan kalfalara okuturdum yazdıklarımı.. Ertesi günde okula götürürdüm. Tokat’ta o zamanlar iki gazete vardı. Tokat Gazetesi ve Sabah Postası. 2 yaprak 4 sayfalık gazelerdi ama etkileri çok büyüktü. Fethi Amca attığı manşetlerle babasının oğlu olsa tanımaz, haberin hakkını verirdi. Vali, belediye başkanı veya üst düzey bir bürokrat.. Eğer haklı değilse çekeceği vardı... Tabii benim köşe yazdığım zamanlarda ise rahmetli Avukat Osman Özsoy Amca, Halis Cinlioğlu hocam, arada da Ömer Kuntay ve Mesrur Gürgenç Amca da yazıyordu. Onlarla aynı gazetede yazmak müthiş bir şeydi. Bu arada Fethi Amca Ulusal bayramlarımız ve 10 Kasım’larde birinci sayfayı tamamen bana ayırıyordu. O gazeteleri hala saklıyorum. Benim için gurur kaynağıdır. Tabii zamanla Fethi Amca’nın yazı yazma tekniği ile ilgili verdiği bilgiler, Osman Özsoy Amcamın yazı konularını seçerken verdiği tavsiyelerle giderek farklı konularda da yazmaya başladım. Düşünün bunları yazarken aynı zamanda öğrenciyim. Bunları bugün yapmam mümkün değil.. Hatta bir defasında Fethi Amca babama, “Şu oğluna bir şey söyle bu gidişle içeri attıracak beni diyerek” takılırdı. Buna rağmen yazılarım hiç birisinde sansür uygulamadı. Mekanı cennet olsun.

“Karar vermek “dediğiniz için biraz uzattım. Karar o zaman verilmişti. Kaldı ki İstanbul’daki lise yıllarında da birkaç röportaj yapmıştım. Tabii benim gazeteci olmam için gerekli zemini hazırlayan babam sonraki zamanlarda benim bu kararlı halimi görünce bu sefer “Bu gazeteci olacak para kazanamaz, kazandığıyla da geçinemez” diye karalar bağlamaya başladı. Beni hatırlı bir dostunun aracılığı ile bir kuyumcu ustasının yanına vermişti. Aslında buralar çok uzun ama kısa geçiyorum. Orada da mesleği öğrendik ama gazetecilik aklımdan hiç çıkmadığı için bir taraftanda akşamları elimdeki eski model bir fotoğraf makinesiyle işe çıkıyor, haber yakalarsam bunları parça başı veriyordum. Ve nihayet Sabah Gazetesi’nin ilk açıldığı yıl Can Ataklı’nın da tavsiyesiyle Sabah’ta profesyonel olarak gazeteciliğe başladım. 1 yılı aşkın çalıştıktan sonra Milliyet’e geçtim ve öyle devam etti.

3- İnsanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Sevan Çamlıca - Kuşkusuz öyle çocukluğumuz Tokat’ta dolu dolu geçti. Orta halli bir aileydik, babam iyi bir terziydi ancak o yıllarda terzilerin büyük paralar kazanması mümkün değildi. Buna rağmen babamız bizi hiç kimseye muhtaç etmeden, büyüttü yetiştirdi. Zaten o yıllarda Tokatlı ailelerin çocuklarını yetiştirme yöntemleri hemen hemen aynıydı. Çevreye, büyüklerine saygılı olmak ve arkadaşlarınla iyi geçinmek çok önemliydi. Hiç tanımamış bile olsanız, haklı da olsanız bir büyüğünüze karşılık vermeniz mümkün değildi. Bu size küçük yaşlardan itibaren öğretilirdi. Bu konuda babama anneme pek fazla zorluk çıkarmadım.. Anı meselesine gelince o kadar çok var ki.. Aslında Anılarla dolu Tokat yıllarını bir kitapta topladım. Ayrıca 5- yıldır çalışmaları devam eden bir Tokat belgeseli projem var. Onun bitmesini beklerken kitapta gecikti ama ikisini bir inşallah bu yıl içinde çıkartabilirim diye düşünüyorum.. Özellikle arada paylaştığım yazılardan dolayı kitap çok bekleniyor. Tokatlı olmayanlar bile şimdiden sürekli soruyorlar.

Anıya gelince... Beni çok fazla etkileyen bir anımı hatırlatayım. 1975 yılı İstanbul’a geleceğiz.. Eşyalarımız bir gün önceden kamyona yüklendi yola çıktı, bizde ertesi gün Topçam Turizm’in akşam otobüsüyle yola çıkacağız. Saatimiz geldiğinde Heykelin arkasındaki garaja gittiğimizde birde ne görelim. Neredeyse bütün bir mahalle, babamın, annemin arkadaşları, dükkan komşuları bizi uğurlamaya gelmişler. Herkesin elinde mendil bir taraftan vedalaşma faslı ama ağlamayan yok. Annem, teyzem, nenem öyle bir ağlıyor ki görenler kötü bir haber aldılar sanır. Babam zaten anında ağlamaya teşne. Ben derseniz şaşkın, heyecanlı ama bir taraftan da arkadaşlarımdan ayrılacağım için kötü vaziyetteyim..

 

Bir gün önceden vedalaştık hatta birbirimize hediyeler bile vermiştik. (hiç unutmam arkadaşlarıma dedemin körüklü piyanosunun metal armalarını sökmüş hatıra diye vermiştim) Onlar da dayanamamış beni bir kez daha görmeye gelmişlerdi.. Topçam’ın önü ana baba günüydü. Sizin anlayacağınız duygular şelale. Sonunda hiç unutmam Güneri Ağabey’in sesi ve “İstanbul yolcusu kalmasın” anonsu ile son kez sarıldı herkes ve otobüse bindik. O ana kadar kendimi tutmuşum demek ki.. Tokat’ta ayrılırken bu kez ağlama sırası bana gelmişti.. Hem de öyle böyle değil.. Sonrada dalıp gitmişim. Gözlerimi açtığımda Sungurlu’da yemek molası verilmişti. Bunu hiç unutamam, bütün detaylarıyla aklımdadır..

4- Sosyal medyada “Tokatlıların yeri Gülistan” sayfasını yönetiyorsunuz ve burada bir çok etkinliğe imza atıyorsunuz. Bize biraz bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Sevan Çamlıca - Tokatlıların Yeri Gülistan çok farklı bir platform. Facebook’da milyonlarca grup vardır ancak hepsinin kuruluş amacı, hitap ettiği yaş grubu, meslek vs ayrı. Bu grubu kurarken kuşkusuz gazetecilikteki 40’yıla yakın edindiğim deneyimlerin çok faydasını gördüm. Farklı olması istedim. Bu farkı ilk yıllarda doğum günlerini 2-3 dakikalık videolarla kutlayarak gösterdik.. Hemşehrilerime özel yapılan bu videoları çok sevildi.. Üye sayıları arttıkça bu sefer özel günleri farklı sunumlarla vermeye başladık. Vefat ilanları çok önemliydi. Tokat ve farklı şehirlerde olan hemşehrilerimiz acı haberi bizim sayfalarımızda duyurdu. Mesela ben çok hatırlarım gecenin bir yarısında yakını ölen birisinin beni arayıp taziye duyurusunu yazdırdığını. Ölümlere üzülüyordum ama bu ilgi ve güvenilirlik de mutlu ediyordu.

Sonra Güppür adlı, günlük gazetelerin küpürlerinden dizayn ettiğimiz gazeteyi çıkardık. Kesintisiz olarak 2500 sayı yayınladık ve devam ediyoruz.. Bu sembolik gazeteyi gerçek zannederek çalışmak istediklerini söyleyen arkadaşlar oldu. Bazı hemşehrilerimde bayilerde aramışlardı.

Yine mazisi 7 yıla dayanan yeni yıl takvimleri... Kişiye özel olarak hazırladığımız takvimleri grup üyelerinin dışında isteyen herkese gönderdik. Takvimler adeta Gülistan klasiği haline geldi. Her yeni uygulamamız kısa zamanda benimsendi.. Sonra Tokat’tan haberler vermeye başladık. Eminim hiçbir gazetenin bu kadar çok gönüllü muhabiri yoktur. Eksik olmasınlar hemşehrilerimiz, Tokatla ilgili duyarlılığımızı bildikleri için gördükleri her olumsuzluğu görüntüleyerek bize yazdılar, fotoğraflayıp gönderdiler.. Tabii yine burada Gazeteciliğin gerektirdiği kuralları devreye girdi. Araştırmadan, fotoğrafsız ve emin olamadığımız hiçbir haberi yayınlamadık. Yayınladıklarımızın da büyük çoğunluğu aradan zaman geçtikten sonra düzeltildi.

Bu da Tokatlı hemşehrilerimin ve grubumuzun ısrarı, ve fikri takibi sayesinde oldu. Toplumun yararına olmayan ne varsa üzerine cesaretle gittik ve gidiyoruz. Tokat gibi yeşili, havası ve suyu ile ünlü bir kentin son 20 – 25 yılda nasıl bir beton yığınına geldiğini sizlerde biliyorsunuz. Bu konuda gelen her haberi değerlendirip gerekli uyarılarımızı yaptık. Kaçak inşaatlar, imarsız yapılar ve aklınıza ne gelirse. Sizin anlayacağınız uzun yıllar yapılamayanı bir sosyal medya platformunda yaptık.

Aslına bakarsanız normalde bütün saydıklarımı yazılı ve görsel medyanın yapması, toplumu bilgilendirmesi gerekiyordu. Fakat Tokat’ta bu konuda inanılmaz bir boşluk var. Neyse devam edeyim. Grubumuzda zaman zaman bize başvurulan ve yardım gerektiren konulara da duyarsız kalmadık, kalamazdık.. Bununla ilgili duyarlılıklarını ve katkılarını ve bize duydukları güveni esirgemeyen değerli Tokatlı hemşehrilerime gönülden teşekkür

 

ediyorum. Bunların neler olduğunu söylememe gerek yok.. Grubumuzu takip eden ve etmeyen herkes biliyor.

Bütün bu saydıklarımı gerçekleştirmek, takip etmek, gündemden düşmemek aşağı yukarı günde 15 saatinizi alıyor. Tıpkı bir gazeteci titizliğinde çalışıyorsunuz. Sadece arada kağıt, mürekkep yok, onun yerine internet ve başında olduğunuz platform.. Bu tabii beraberinde büyük sorumluluk gerektiriyor. Düşünün ortada bir haber var ve insanlar bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için önce sizin platformonuza bakıyorlar. Eğer orada yoksa telefon açıp soruyorlar. Bu size duyulan güvenin sonucudur. Biliyorlar ki Gülistan’da yazılı ise o haber doğrudur. Aynı dünya görüşüne sahip olun veya olmayın hiç farketmiyor. Yeter ki güven olsun.. Aleyhimize bile olsa doğruları söylemekten hiçbir zaman imtina etmedik. Tabii bu durum işinize daha çok sarılmanızı ve daha çok titizlik gerektiriyor. Hatta bu konuda eşim sık sık takılır, “sen gazeteyken bu kadar çok çalışmıyordun” diye

TOKAT’TAN İNSAN MANZARALARI

Burada isterseniz bir ara başlık yaparak size bu projeden bahsetmek istiyorum. Tokat’tan İnsan Manzaraları belgesel projesi araştırmalarıma göre bu formatta bir ilk.. 1900’lü yıllardan 1980’li yıllara kadar Tokat’ yaşayan, Tokat’ın yerlisi olan ailelerin görselleri ile hazırlanıyor. Tabii sadece görseller değil aynı zamanda Tokat’la ilgili gerekli bilgiler var. Bugüne kadar proje için 50 bini aşkın fotoğraf gönderildi. Bu çok önemli bir rakamdır. Tabii bu fotoğraflar profesyonel olarak taramadan geçirilerek sahiplerine geri gönderildi. Dijital olacağı için dünya varoldukça silinmesi mümkün olmayan dev bir kaynak. Bizden sonraki kuşaklara, dedelerinin nenelerinin yaşam biçimlerinden tutunda giyim kuşamlarını, yediğini içtiğini, alışkanlılarını görsel bir şov olarak hazırlayıp bırakacağız. Zor ve sabır gerektiren bir proje ancak tamamına yakın bir kısmını ben hazırldığım için biraz fazla yorulmanın dışında sorun yok. Bu arada şunu da belirteyim. Bu projeyle ilgili açıklamayı deklare ettiğim ilk gün olduğu gibi, hiçbir aşamasında ticari olmayan bir çalışmadır. Ailemiz (Çamlıca) adına Tokatlı hemşehrilerimize sunduğumuz bir hatıradır, kültür hizmetidir. Bunu özellikle vurgulamamın tek nedeni, olası spekülatif tahminlere prim vermemektir.

5- Gazetecilik mesleğinin zor yanları nedir? Dijital medyanın avantajları nelerdir. Bize hiç unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Sevan Çamlıca - Öncelikle adını koyalım gazetecilik gerçekten zor ve özveri gerektiren bir meslektir... Severek yapılan ender mesleklerden birisidir. Muhabirlikten gelen bir gazeteciyim, yıllarca gece muhabirliği yaptım. Gazeteciliğin spor dışında her bölümünde görev aldım... Gazetecinin gecesi gündüzü yoktur. Tabii bu durumun yarattığı stres, baskı işin bir başka boyutu... Bu yüzden bir çok arkadışımızı genç yaşta kaybettik.. Bütün bunlara her işyerinde yaşanan hadiseleri de eklerseniz dışardan bakıldığı zaman kimsenin heves edeceği bir iş gibi görünmez. Ne var ki gazeteciliğe çekirdekten başlamış, zorluklarını, sevincini, başarının verdiği hazzı içselleştirmişseniz gözünüze hiçbir şeyi görünmez. Ses getirecek bir haberi başarıyla tamamlayıp yazı işlerine teslim etmeniz ve o heyecanla baskıdan çıkan provaları incelemeniz size bütün yorgunluğunuzu unutturur.

40 yıla yaklaşan meslek hayatımda kuşkusuz o kadar çok anı var ki... Sadece özetleyeyim isterseniz.. Gece dolaşmalarından birinde mola verdiğimiz Taksim’de ekmek arası döner yerken tinerci bir çocuğun falçatalı saldırısına uğramıştım. Aslında yaptığım bir şey yoktu fakat bağımlı olanlar ellerinde fotoğraf makinesi olan kim olursa saldırıyorlardı. Saldırıyı

 

atlattık ama çocuk bir türlü gitmiyordu. Dönerciye bir yarım ekmek daha yaptırıp vermek istedim önce almak istemedi sonra çekinerek aldı. Aradan yıllar geçtikten sonra bu çocuğu Darülaceze’nin yaptığı bir etkinlikte gördüm ..Daha doğrusu o beni tanıdı yanıma geldi. Son derece mahcup, sıkılarak, benden özür diledi. O akşam yaptığına çok pişman olmuş ve kendi isteğiyle tedavi olmaya gitmiş ve birkaç yıldır buradaymış... Epeyi muhabbet ettim “ haber yapayım seni” dedim, güldü, “Aman abi gözünü seveyim yapma” dedi. Hiç unutamam

Mesela Nişantaşındaki konservatuvar baskını çok ilginçtir. Bakımsızlıktan harabe

haline gelen okulun bu durumunu haber yapmak için kaçak olarak girmiş ve yakalanmıştım. İlginç macera dolu bir çalışmaydı.. Uyuşturucu kaçakcısı Turan Çevik’i yakalamıştık bir bir uygulama sırasında. Polislere bağırıp çağırırken flaşların patladığını görünce kaçıp gitmişti. Tabii ertesi gün birinci sayfadaydı, prim almıştım. Naim Süleymanlıoğlu ile Türkiye’deki ilk sevgilisini Ankara’da görüntülemiştim. Bu haberden sonra Türkiye’ye büyük umutlarla getirilen Naim’in form düşüklüğü daha iyi anlaşılmıştı. Macera dolu bir geceydi...TRT yapımcılarını gece kubünde yeni şarkıcılarla birlikte yakaladım mesela.. Rahmi Turan müdürüm gözünün yaşına bakmadan manşetten çaktı “TRT yapımcıları şöhret meraklısı genç kızları böyle kandırıyor” diye ve adamlar işinden oldular. Fakat ilginçtir ondan sonra en iyi arkadaşım onlar olmuştu bana, “ Oğlum iyi ki bizi yakaladın TRT’de açlıktan nefesimiz kokuyordu şimdi paraya para demiyoruz “ demişlerdi. O zamanlar özel televizyonlar yeni çıkmıştı ve TRT’deki yapımcıları yüksek aylıklarla transfer ediyorlardı. Dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan’la bir basın toplantısındaki tartışmamız haber olmadı ama hala konuşulur..Tabii bunların yanı sıra dönemin zirvedeki isimleri ile (müzik ağırlıklı) binlerce özel röportaj. O yıllarda en rahat çalışılabilen açık mekan Yıldız Parkı idi.. Harika bir yerdir, oraya götürmediğim sanatçı kalmamıştı.. Yine bayramlarda Darülaceze ziyaretleri. Yurt içi ve yurt dışı etkinlikler (3 kez) Tabii hepsinin ayrı bir hikayesi var desem yeridir.. Yüksek bir tempoda çalışıyorduk deyim yerindeyse.. Can dayanmıyor ama meslek aşkınız ve tabii gençliğiniz bunların üstesinden geliyor. Şimdi şartlar çok daha kolaylaştı ancak bilinen zorlukları hala var. Bunları bildiğim halde bana meslek tercihi yapmam sorulursa yine Gazeteci olurum diye cevap verirdim,

DİJİTAL GAZETECİLİK

Dijital Gazetecilik şimdi herkesin yapabilceği bir iş haline geldi. Cebinizde paranız varsa bir paket medya programı satın alırsınız, bir iki ajansa abone olursunuz yeterli.. Eğer becerebiliyorsanız haberleri kendiniz koyabilirsiniz yoksa boş vakti çok olan bir genç bunu pekala yapar. Bunun adına dijital gazetecilik diyorlarsa da bana göre değil. Eğer bu programa kendinizden bir şey katabiliyorsanız, oturup gündemi yorumlayabiliyor haber önceliklerini iyi yapıyorsanız, satın aldığınız paket dışında görsel anlamda bir şeyler katabiliyorsanız , gazetecilik sayılabilir. Tam anlamıyla değil tabii. Dijital gazetecilikte çok ciddi ve sıkı işler yapan platformlar var. Doğru haber veriyorlar, günlük gazetelere haber atlatıyorlar ve referans olarak gösteriliyorlar. Günlük gazetelerin internet sitelerinden çok daha efektif çalışıyorlar.. Tabii böyle olunca da bol reklam alıyorlar, maaş verip, vergi ödüyorlar. Topluma kattıkları ise yazılı medyadan çok daha fazla.

BİZİM YAPTIĞIMIZ

Bizim yaptığımız büyük bir sosyal platformunu kullanarak (Facebook) gazetecilik yapmak. Haberlere bakış açısından tutunda, sunuşuna kadar ruhunda gerçek gazetecilik var. Gelen haberleri değerlendirme, teyit etttirme, köşe yazılarının dışında mutlaka fotoğraf


paylaşmak, başlık ve alt başlık, gerekirse spot kullanmak. Şartlar elverdiğince haberleri göze hoş görünen bir görsellik içinde sunmak. Bunlar tabii Facebook’un teknik olarak izin verdiği kadar yapılabiliyor. Bağımsız bir internet sitesinde çok daha yapabilirsiniz ancak o zamanda Facebook’un ulaştığı kitle sayısını yakalamanız mümkün olmaz. Bizim yaptığımız budur. Tabii ilk zamanlar “Eski köye yeni adet” diyerek dudak kıvıranlar oldu ama zaman akıp geçiyor. Ayak uydurazsanız silinir gidersiniz. Eğer bu mesleğe gönül vermişseniz, topluma yararlı işler yapacaksınız. Günümüzün teknolojisi ile gerçek gazeteciliği harmanladığınız zaman güzel şeyler çıkıyor.

Tabii Gülistan’ın başarı olmasının birinci nedeni Tokatlı hemşehrilerimle kurduğum sıcak diyalogdur ve samimiyettir. Hemşehrilerim yapılan işlerin sıradan olymadığını ve ciddi bir emek harcanarak yapıldığını çok iyi biliyorlar. Bunun için güveniyorlar ve yaşadıkları bir sorunla ilgili bizi arıyorlar. Bunu kolay kolay yakalayamazsınız. Bu nedenle hepsine çok teşekkür ediyorum. Bunun yanı sıra ki bu da önemli- benim bilgisayar teknolojisi ile çok erken tanışmam. Yaklaşım 30 sene. Sabahta ilk başladığım yıllarda basında ilk kez bilgisayar kullanılmaya başlandı. Öyle devam etti. 30 sene önce ilk kişisel bilgisayarımı aldım ve o gün bugün hayatımdan hiç çıkmadı. Çok sayıda fotoğraf ve grafik programı kullanmamın da çok yararını gördüm.İlk başladığımız zamanlar bazıları, “Canım İstanbul nere Tokat nerede nereden bilecek, yazacak “ diye konuşanlar oldu mesela. Güldük geçtik.. Ancak zaman geçtikçe gördüler ki kendilerinin burnunu dibinde olan bitenden haberleri yok. Gülistan’ta ise detayları var. Sırf düzenleri bozulmasın diye iletişimsizliği savunanlar bunun geçer akçe olmadığını geçte olsa anladılar. Yapılanları değersizleştirmek, küçümsemek gibi umarsız çareler aradılar, bu da olmadı. Halbuki bunu yapacakları yerde ellerindeki imkanları doğru kullansalar sorun hallolurdu. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim isim ve kurum belirtmeden. Bizim İstanbul’dan farkederek veya gönderilen bilgilerden yola çıkarak, bir çok konuyu yazmadan direk olarak sorumlularla paylaşmış ve sorunun düzelmesini sağlamışızdır. Hatta bunun için teşekkür bile etmişlerdir. Ancak ülkemizin bir çok yerinde olduğu gibi şehrimizde de sürekli övülmek, pohpohlanmak gibi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık var. İsteniyor ki, hiçbir olumsuzluk dile getirilmesin, eleştiri yapılmasın ve sorunlar halı altına süpürülsün.. Kusura bakmayın böyle bir gazetecilikte yok, böyle bir habercilikte.. . Eğer gerçek bir gazeteciyseniz, toplumu her konuda bilgilendireceksiz.. Olayları (ucu kime dokunursa dokunsun) eksiksiz olarak verip topluma olan görevinizi yerine getireceksiniz. Bunu dışında yapılan ne ise bilemem ama kesinlikle gazetecilik değildir.

6- 60 yıllık hayat size ne öğretti. Hayatın anlamı sizce nedir?

Sevan Çamlıca - Hatasız kul olmaz.. Kuşkusuz benimde hatalarım olmuştur herkes gibi. Önemli olan bu hataları en aza indirmek. “Hayatın Anlamı” derken 60 yıllık hayatın tamamını kastediyorsanız bu çok uzun olur.. Gazetecilikle olanını ise “başarılı olmak” diye özetleyebilirim. Çünkü yaptığınız işte başarılı olduğunuz zaman bir çok meseleyi birden çözüyorsunuz. Mesleğinizi eksiksiz yapıyorsunuz.. Topluma yararlı bir birey olmanın hazzını yaşıyorsunuz. Bir kurumda veya işyerinde çalışıyorsanız oraya karşı sorumluluklarınızı yerine getirmiş oluyorsunuz.. İyi bir aile reisi iseniz eşinize ve çocuklarınıza karşı sorumluluklarını yerine getiriyorsunz. Bence bunlar yeterli. Gazetecilik mesleğinde bu saydıklarımın hepsi size altın bir tepside sunulmuş. Gerisi size kalıyor.

7- Salgın süreci sizi nasıl etkiledi. İnsanlık nereye gidiyor. ? Sosyolojik anlamda toplumun yapısı bu süreçten nasıl etkilendi. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Sevan Çamlıca - Salgın süreci herkes gibi benide etkilemiştir. Ancak salgından öncede bu yoğun tempo nedeniyle sürekli olarak evimde, ofisimde çalışıyordum. Değişen bir şey olmadı yani. Sabah 10 kalkış, kahvaltı, hafif spor, sonra çalışma odasına giriyorum ve yemek vaktine kadar oradayım. Çok yoğun bir telefon trafiği var Pazar günlerinin dışında. Bu trafik genellike İstanbul - Tokat arasında. .. Bu arada bazı akşamlar bizim ufaklığı hanımla dönüşümlü olarak dışarı çıkarmamız gerekiyor, bazende alışveriş... Tabii hergün sokakta olan, işe gitmek zorunda olan pandemiden çok etkilendi. Bir tarafta çalışmak zorundasınız, diğer taraftan kendinizi korumanız gerekiyor.. Çok zor bu. Olumsuz olarak etkilenen çevremde çok insan var fakat yapılacak bir şey yok. Sadece bizi değil bütün dünyayı alt üst etti. Evden dışarı çıkamayanların evde mutlaka kısa yürüyüşler yapmalarını öneririm. Hareketsizlik çok kötü. Ne diyeyim Allah hepimizin yardımcısı olsun.

8- Hayatınızda unutamadığınız keşke dediğiniz bir olay varmı? Gençlerimize hayatlarında başarılı olmaları ve mutlu olmaları için hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Sevan Çamlıca - Doğrusunu söylemek gerekirse “keşke” diyebileceğim bir olay yok. Olsa bile demek ki 60 yıllık yaşamımda iz bırakacak kadar etkisi olmamış. Bir ara keşke biraz daha dişimi sıkıp Üniversiteyi bitirseydim diye düşünüyordum ama sonradan bunun o kadar önemli olmadığını anladım. Hayata daha erken atıldım. Aktif gazeteciliği biraktıktan sonra bir ara iki müzik şirketinin medya direktörlüğünü yapmıştım. O sırada basın yayından gelen öğrencilere halkla ilişkiler konusunda verdiğim bilgilerden sonra okulda yetersiz eğitim gördüklerini düşündüm. Okulda öğretilenlerle pratikteki uygulamalar arasında dağlar kadar fark vardı. Her ne kadar bu beni biraz teselli etse bile, yine de ben gençlere mutlaka yüksek öğrenim görmelerini tavsiye ederim. Hayata erken atılmam belki benim için iyi oldu ama herkes için aynı şey olmayabilir. Genç arkadaşlara tavsiyem öncelikle sağlıklarına dikkat etsinler, spor yapsın ve kesinlikle sigara içmesinler. İçinde bulundukları yaşın değerini bilsinler –ki- artık geriye dönüş yok.. Dolu dolu yaşasınlar ve mutlaka sevsinler. Sevmek bir çok konuda insanın kendisini iyi hissetmesini sağlıyor.. Çok etkili.

9- Bir Tokat sevdalısı olarak, Tarih, kültür ve tarım şehri Tokatı bize nasıl özetlersiniz ? Tokatın tanıtımı için neler yapılmalı?

Sevan Çamlıca - Tokat sevdalısı çok güzel bir deyim ama çok fazla kullanıldığı zaman sanki önemini yitiriyormuş gibi geliyor. Tabii ki benim ve atalarımın doğduğu toprakları çok seviyorum... Bunu tarif etmem mümkün değil.. Bu sevgi sanıyorum bana babamdan geçti. Mesela babam için tam bir Tokat sevdalısı diyebiliriz. İstanbul’a isteyerek gelmedi. Hani bir laf vardır, “Ayakları geri geri gidiyor” diye.. Aynen öyleydi. Tokat’tan ayrı kalmak çok üzdü babamı. Ne var ki ablam evlenmiş ve İstanbul’a gelmişti. Annem kızını çok özlüyordu. İstanbul’u en çok o istedi diyebilirim. Tabii torun sevgisi de ağır basınca kaçınılmaz oldu. Ben o kadar ısrarcı olmadım ama yeni bir şehir yeni bir hayat o yaşlarda cazipte gelmedi değil. Zaten birkaç sene sonra üniversite için İstanbul’a gelmek zorunda kalacaktım. Babamın tek teşellisi Tokat’tan İstanbul’a gelen arkadaşları, yetiştirdiği ustaların onu ziyaret etmeleriydi.. O gün evimizde bayram havası eserdi adeta. Babamın keyfi yerine gelir arada bir çaldığı udunu çıkartırdı. Hele hele Tokat’tan gelen çökeliğin sündürme yapmak için birkaç gün bayatlamasını iple çeker ve mutlaka kendisi yapardı. Güzel günlerdi.. “bu öyküye kitabımda yer verdim sosyal medyada da paylaşmıştım, belki hatırlarsınız “Neden Geldik İstanbul’a”

   

DEĞİŞEN TOKAT VE TANITIM..

Tokat son 20 – 25 yılda inanılmaz bir şekilde değişti. 18’nci madde garabeti ile başlıyan kıyım yıllarca sürdü. Bağlar bahçeler çeşitli nedenler el değiştirdi. Alanlar dönemin yönetimlerinin çarpık imar politikasının da yol vermesiyle çok katlı beton binaları tercih ettiler. Bağlarıyla ünlü Tokat’ta bağ kalmadı desek yeridir. Merkezde de aynı anlayış sürdü. Klasik bir söylem ama “Eski Tokat yok artık..” Ben bu konuyla ilgili defalarca yazdım. Bu yazıların hemen hepsinde vurguladığım şu idi. Tabii ki eski Tokat olduğu gibi kalmayacaktı. Nüfusun artması, teknolojinin gelişmesi ile birlikte değişim kaçınılmazdı. Ne var ki değişimi ayakları yere basan, eski ile yeni arasında muaazzam bir denge kurabilen bir şehircilik anlayışı ile yapmak gerekiyordu. Bu yapılmadığı gibi bu çarpık yapılaşmada tarihi eserler bile göz ardı edildi. Bu süreç içinde yönetime gelen bütün belediyeler bunun sorumlusudur. Bugün Taş Köprüden Tokat’a doğru bakın Tokat Kalesi’ni bütün görkemiyle göremezsiniz. Çünkü neredeyse üçte birini kapatan, estetikten yoksun ucube binalar yapılmıştır.. Merkezde de şehrin dokusunu örseleyen birkaç tane bina var ki şehircilikten anlamayan sıradan bir vatandaşı bile isyan ettiriyor. Kim izin vermiş, nasıl vermiş akıl alacak gibi değil. Düşünün Tokat bütün bunlara rağmen bile bazı özelliklerini inatla, ısrarla koruyor. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerim çok ancak saatlerce konuşsak bile bitiremeyiz..

TANITIM

Tokat’ın tanıtımı ile ilgili de grubumuzda yine yüzlerce yazı var. Bu şehri yönetenler o yazılarndan, önerilerden ve yapılan yorumlardan yararlanmalıydı. İş insanından, politikacısından, akademisyenin hepsinin ortak fikri bu. Ne var ki Tokat için çok önemli projelerde bile kararlar birkaç kişiden çıktı. Sonuç hüsran. Meydan projesi layıki ile yapılsaydı, Tokat’ın, çevre ilçe hatta illerinin bile ekonomisini canlandıracak büyük bir projeydi. Fakat bu yapılamadı. Bu haliyle 60 – 70 hatta 80’li yıllardaki canlılığına ulaşması bile mümkün değil. Düşünün yola Taşhan – Meydan Camii ve Gök Medrese gibi son derece önemli üç tarihi yapıyı birbirine kavuşturmak mottosuyla yola çıkıyorsunuz ama aradaki ucube beton yapıya dokunamıyorsunuz... Dolayısıyla üzülerek söylemeliyim meydan Projesi güdük kalmış bir projedir. Zaten yetkililerde bunun böyle olduğunu kabul ediyorlar.

Kanal Tokat’ta cazibe merkezi olacak sloganı ile yapıldı büyük paralar harcandı sonuç maalesef yine hüsran. Oysa Yeşilırmağı kendi doğası içinde düzenlemek ve o dokuya uygun rekreasyon alanları yaratmak çok daha iyi olacak, bu skadar büyük paralar harcanmayacaktı. Tokat’a döviz bırakacak ve tatil tercihini Tokat’tan yana kullanacak yabancı turist doğallık istiyor, sadeliği tercih ediyor... Betondan, gökdelenlerden bıkmış bu insanlar. Biz ise ne yapıyoruz ırmakların içini betonla doldurup yapay kanallar yapıyoruz, üzerinde gondol gezdirip, gözlerimiz yollarda turistin gelmesini bekliyoruz..

Kimse gelmez Ayla hanım ve kaç yıl oldu, gelmiyor da. Her yıl gelen yerli yabancı turist sayısını resmi makamlardan alıyorum. Kaldı ki yerlilerin büyük çoğunluğu da turist değil.. Günü birlik Tokat’tan geçen, akrabalarını görmeye gelen veya birkaç saat Tokat’ta kalana turist demek mümkün değil. Turist, konaklayacak, alışveriş yapacak gezecek.. Tokat ancak bu şekilde turizm pastasından payına düşeni alır, esnafın yüzü güler ve şehrimiz giderek tanınır hale gelir.

Kaç yıldır izliyorum mesela. Yetkililer ve bu şehri yönetenler her sene toplanır ve turizmi masaya yatırırlar ancak o masadan bir türlü kalkamaz Tokat’ın turizmi. Kimse kusura bakmasın ama bunun adı kibarca yönetememektir. Zaman zaman hemen burnumuzun dibindeki Amasya örneğini veririm. Gerçekten Amasya örnek alınması gereken bir kent. Şehrin yönetiminde süreklilik var. Yöneticiler değişse bile tıkır tıkır işleyen ve oturmuş bir turizm politikası var. Bu nedenle Amasya, ülkemizde ve dünyada tanınır bilinir oldu. Bizde ise Tokat merkezde içinde oturup yemek yiyebileceğiniz bir restoran bulamazsınız... Bunu söylerken iç ve dış turizme hitap eden bir restoran olmadığını da özellikle belirteyim. Yoksa tabii ki çok sayıda lokanta vardır. Bunun gibi bizden uzakta olmasına rağmen Eskişehir.. Dünya kenti oldu.. Halbuki doğası, tarihi ve geçmişi itibariyle Tokat Eskişehir’den çok daha ileridedir...

Tanıtım konusunu günübirlik, palyatif çözümlerle halletmek mümkün değil. Yılların ihmal edilmişliği var Tokat’ta.. Öncelikle turizmi Tokat’ın öncelikleri arasınna alacak cesur, liyakatli öngörülü yöneticilere ihtiyaç var ... Sigara fabrikasının özelleştirilmesinden ve kapatılmasından sonra ciddi anlamda hiçbir yatırım yapılmayan şehirlerden birisi Tokat. Bu göz önüne alındığında geriye sadece turizm kalıyor... İnsanların sizi tercih etmeleri için öncelikle tanımaları gerekiyor. Kentinizi tanıtamıyorsanız şansınız büyük ölçüde azalıyor.

Gazetecilik yıllarımda çok sayıda festivale katıldım. Bir çoğununda mutfağında katkı sağladım. İnanın o festival öncesinde ve kutlamalarda şehrin veya ilçenin belediye başkanları olağanüstü çabalar gösterirlerdi.. Bir kaç ay önceden özel davetler yaparlar, üşenmezler bizzat gazeteleri gezerler ve tanıtımlarının eksiksiz olması için olağan üstü çaba gösterirlerdi. Böylelikle 3-4 gün sürecek festivalle ilgili haberler günlük gazetelerde mutlaka yer alırdı. Bu çok önemliydi çünkü o zaman özel televizyonlar henüz çıkmamıştı. İnternet zaten yoktu.. Gazete haberleri ve tabii TRT televizyonunda yer almak çok önemliydi..

Şimdi böyle mi.. Bırakın gazeteleri, aklı başında bir tanıtımı sosyal medyada bile yapabilir ve sonucunu alırsınız. Bir örnek vereyim size. Zaman zaman grubumuzda turizm ağırlıklı, yiyecek içecek sektörü ile ilgili bizim düzenlediğimiz duyurular yapıyoruz. Lokal bir grup olmamıza rağmen böyle bir paylaşıma bile inanılmaz dönüşler oluyor. Sosyal medya bu açıdan da çok önemli.

Tokat’ın tanıtımı için son olarak şunu söyleyebilirim. Pandemiden önce Tokat’ta bir Festival için start verilmişti ve Eylül 2020 de yapılması düşünülüyordu. Sayın valiye yaklaşık 10 sayfayı bulan bulan önerilerle ve yapılması gerekenler ilgili bir rapor gönderdim.. Tabii ki böyle bir şey benden istenmedi ancak bu konularla ilgili deneyimlerimi memleketim için öneriler olarak sundum. Aynı rapor isterseniz grubumuzda da hala yayında uzun olmazsa burada da paylaşırdım.

Ancak inanır mısınız okuyan herkesin “mutlaka yararlanılması gereken bilgiler yetkililer dikkate almalı” demesine rağmen bu raporu sayın valiye ulaştırana kadar göbeğim çatladı. Şehrin birinci derecede sorumlusu sayın valinin etrafı perdelenmişti sanki. Ya kardeşim bu gibi konularda mutlaka danışmak, farklı fikirleri anlamak, gerekirse uygulamak gerekir. Bunu yaşadım. Sonunda bana halkla ilişkilerin dediğine göre ulaştırılmıştı. Bilemiyorum artık. Tabii ben Tokat’ta olmadığım için böyle oldu. Pandemi olmasaydı Tokat’ta bizzat kendim verebilirdim. Böylede bir şey yaşadım. Tokat’ın tanıtımı için bu dergiyi dolduracak kadar konuşuruz gerekirse ama son olarak söyleyeceğim şudur. Tanıtım işini ve tabii bununla ilgili etkinlikleri vs. mesai saatleri içinde çalışan kurumun elemanlarına yaptırmanız sonuç vermiyor. Bunu daha önce yapılan Yavaş moda günlerinde ve diğer etkinlikler de gördük. Düşünün Tokatlı kadınlara 150.000 tane dolma sardırıp, bunu sosyal medyada “Guinnes Rekorlar kitabına gireceğiz” diye açıklıyorsunuz.. Sonra soruyorum “Guinnes Türkiye yetkilisine haber verdiniz mi” diye.. Bana, gülerek “Unuttuk abi” diyor bir yetkili. Bunun gibi yaşanmış traji komik çok hadise var.

Sözün özü: Böyle getirisi son derece yüksek, Tokat’a yararı olacak etkinlikler için profesyonel yardım alınması gerekiyor. Tabii ilgili kurumların personelide profesyonel kadronun koordinesinde çok büyük katkılar sağlayabilir. Profesyonel yardım almak,

ırmağı ikiye bölüp, börtü böceğinin, balığın yaşamına son veren lastik bir bota (rubber dume) eski parayla 10 Trilyon vererek sonuç alamamaktan çok daha gerçekçi sonuçlar verir, emin olabilirsiniz.” diyor. Tokat sevdalısı Sevan Çamlıca beyefendi.

EĞER GERÇEK GAZETECİYSENİZ TOPLUMU BİLGİLENDİRMEK ZORUNDASINIZ. 

Teşekkürler teşekkürler bizi kırmayıp bizimle birlikte olduğunuz ve kıymetli yaşam tecrübelerinizi bizimle paylaştığınız için.

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle 

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ


7 Şubat 2021 Pazar

KADİM ŞEHRİMİZİN KADİM İNSANLARI PROF DR.ERTUĞRUL YAMAN

 Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bugün dokuz’uncusunu kaleme aldığım röportajda çok kıymetli bir değeri daha yakından tanıma fırsatı bulacağız. Anadolu'nun mayası olan bu toprakların yetiştirdiği 58 yaşında 57 kitaba imza atmış bir profösör, edebiyat öğretmeni, yazar ve bir evlat bir baba olarak bizimle birlikte olacak ve bilgi birikimlerini bizimle paylaşacak Prof.Dr.Ertuğrul YAMAN hocam.

Ben hocamla ilk olarak çizgi kitap kırtasiyede ”Değerler Eğitimi”kitabının imza gününde Novada alışveriş merkezinde tanıştım. 57 kitaba imza atan bir derya, bilgi yüklü bir değerle tanış olmaktan dolayı onur duydum. Alçak gönüllü ve engin gönüllüğünün izlerini sözlerine ve davranışlarına yansıtan bilge bir insan. 

Hoşgeldiniz diyerek sözlerime başlıyorum ve ilk sorumu yöneltiyorum Hocama 

1-Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?Ertuğrul Yaman Kimdir.?

1962 Tokat merkez doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Tokatta tamamladıktan sonra Ankara Üni. DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1985 yılında mezun oldum. 1994 yılında doktoramı bitirdim. Gazi üni.görev yaptım. 2011 yılında profesör ünvanını aldım. Erzurum Atatürk Üni. Yıldırım Beyazıt üni. Ahi Evran üni. Ve Bazı özel üniversiteler de görev yaptım. Evliyim dört çocuğum var. 

2- 58 yaşında 57 kitaba imza attınız. Yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor.?

Sait Faik Abasıyanık “yazmasaydım çıldırırdım“diyor. Bende yazmasaydım çok sıkıntı yaşardım. Çok okuyan bir insanım. 4 bin kitap kudum. Yazmak benim için bilgiyi bağlamaktır. Ruhumu ve kalbimin içindekileri başkalarıyla paylaşmak iç dökmesidir. Bu beni mutlu ediyor. Rahatlatıyor. Tarihe bir iz bırakmaktır yazmak. Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. 

3- İnsanı değerli bilenlere, insanlık sırrına erenlere, Eğitime gönül verenlere...diyorsunuz Aile nedir.?Değer nedir.? Temel değer yargılarımız nelerdir?

Aileyi zihnimde şöyle tanımlıyorum. Benim için aile toplumun kilit taşıdır. Toplum devleti oluşturur. Devletin bekası için aile çok önemlidir. Ailenin temelinde bireyler vardır. Bireylerin sığındığı en güvenilir yer ailedir. Sıcak yuvadır. Hayat bir deniz gibidir. Bu denizlerdeki fırtınadan sığındığımız limandır aile. Hayat bütün zorluklara rağmen bu sıkıntıları aşma ve başarma sanatıdır. İnsanın en doğal ihtiyacıdır aile. Hepimiz birbirimize muhtacız. Kimse kendisini dev aynasında görmesin. Aile her şeyin üstündedir.

Değer; insanı değerli kılan özelliklerdir. Bizi seçkin kılan özellikler değerdir. Adalet, sevgi, paylaşmak...

İnsanı adam yapan özelliklerdir değerlerimiz. Herkes insan doğar ama adam olmak başka bir kavramdır.  Mehmet Akif Ersoy Safahat kitabında en çok ”Çalışkanlık”bu değere dikkat çekiyor. Kitabı incelediğimizde 100 ün üzerinde bu değere vurgu yapıyor. Kur-anı Kerim ayetinde bize şöyle diyor ”Gerçekten İnsana çalışmasından başkası” yoktur. Bu değerleri sözde değil özde olarak çocuklarımıza anne babalar davranışlarıyla, çalışmalarıyla örnek olarak aktarmalılar. Yaşayarak çocuklarımıza değerlerimizi öğretmeliyiz. Çocuğa dürüst ol demek olmaz, anne baba bunu çocuğa hissettirmeli. Çocuk ailede eğitilir. Bilmek ayrı bir şey uygulamak ayrı. Bildiğimiz doğruları yaşayabiliyor muyuz. Dede nine, anne baba, çocuk, torun hep bir arada olmalıyız. Çünkü hepsinden alacağımız öğreneceğimiz şeyler farklıdır. Yalnızlıktan kurtulmanın tek yolu, ortak çatı altında yaşama yeniden dönmeliyiz. İnsan fıtratına uygun yaşama yeniden dönmeliyiz. Evde aile büyüklerinin olması sigortadır. Aile içinde dengeleyici rol oynarlar. Evin bereketidir büyükler. Sonuç olarak sevap kazanır ve sağlıklı yaşarız. ”Bir Şehir Üç Nesil ” kitabında bunları anlatmaya çalıştım.

4- Değerler eğitimini çocuklarımıza doğru aktarabiliyor muyuz.?

Malesef aktaramıyoruz. Aileler geçim derdinden iş telaşından çocuklarımıza fazla zaman ayıramıyor.  Aile içi iletişim malesef üzülerek söylüyorum ekrandan yapılıyor ve ekrandan bağlanıyoruz birbirimize. 

”Camdan ve Candan” kitabımda bunu açıklamaya çalıştım. 

Camdan derken mekanik olan Ekran yönümüz. Televizyon bunun padişahı, bilgisayar, tablet ve cep telefonu bu padişahın vezirleri. 

Candan derken insanı vurguladım. 

”Ekranı bırak, Ekrana bağlan” diyorum. Çünkü insan akranlarıyla mutlu olur. Malum günümüzde pek akranlarımızla buluşamıyoruz ama kitap okuya biliriz ve zihnimizi geliştire biliriz. Ve kitap okuyan çocuk ekrandan kopuyor. Çocukları yaşıtlarıyla buluşturmanın yolunu yeniden bulmalıyız. Aileler maalesef bunun farkında değil. Bir çok aile para kazanmanın ve mal biriktirmenin derdinde. Maalesef küresel bir yanılgı içindeyiz. Para kazanarak ve mal biriktirerek kendimizi güvende hissetmenin yolu bu zannediyoruz. Oysa ki bizim için önemli olan iyi insanlar yetiştirmek olmalıydı. Yatırım yapacaksak, insana, doğaya, havaya, suya, canlıya yatırım yapmalı ve bu değerleri korumak zorundayız. Yatırımı insana ve doğaya yapmalıyız. Mal biriktirme arzusundan muhakkak kurtulmamız gerekiyor. İnsan çok kıymetli çok değerli yatırımı insana yapmalıyız.

5- Salgın sürecinden sonra dünyaya nasıl bakıyorsunuz.?

Allah yarattığını unutmaz. Biz kul olarak üzerimize düşen görevleri hakkıyla yerine getirelim.Bu salgın bitecek bir gün. Anadoluda bir söz var ”Bir dağın başındaki kara bulutlar hep orada kalmaz”dağılır derler. Biz bu süreçten doğruya ulaşmış olarak çıkmalıyız. Dersimizi almış olmalıyız. Yeni hayatımıza daha farklı bakmalıyız. Her işin başının sağlık olduğunun farkına vardık bu süreçte. Bundan sonra yaşadığımız zaman dilimini en güzel şekilde doldurmalıyız.  Hayırlı işler yapmalıyız. Aşık Veyselin dediği gibi, “İki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece” koşuşturarak gidiyoruz sona doğru. Yanlışımız şurada, kendimizi hancı zannediyoruz. Hancı değiliz yolcuyuz, misafiriz, gelip geçeceğiz bu dünyadan. Bunun için iyiyinin, güzelin, doğrunun peşine düşmemiz gerekiyor. Bununda yolu değerler eğitimi kavramından geçer. Yaratıcıyı bilmek, sevmek, doğayı korumak , vefalı olmak, doğru dürüst olmak, çalışmak gibi....değerlere sahip olmak ahlaklı insan olmaktan geçer. Bu değerlerin farkında olan, değerli insanlar yetişir bu değerlerle.

6- Eğitimde zihniyet değişimi ve toplumsal dönüşüm hakkında düşünceleriniz nelerdir.?

Eğitim sistemimizin değişmesi gerekiyor. Türkiyedeki eğitim sisteminde bazı açmazlar var. Sınav odaklı eğitim  çocukları çok yoruyor. Bu kadar sınav odaklı olmak yerine mutlu, sağlıklı, huzurlu olarak geleceğe hazırlansın çocuklar. 

Ölüm gerçek. Hayat var. Hayatın içinde verilen sınırlı süreye ömür diyoruz. Hepimiz bu süreç içinde eğitiliyoruz. Bu süreç içinde sadece sınav odaklı, insanı hayattan koparan, sadece bilgi depolayan eğitim yerine daha neşeli daha sağlıklı huzurlu bir eğitim sistemine geçmeliyiz. 

Birinci adım çatışma kültürünü bırakmalıyız. Uzlaşma zemininde buluşmalıyız. Kollektif akılla bu yolu daha güzel buluruz. Bilgi depolayan bir anlayıştan uzaklaşarak, hayata dair beceri kazanarak ilerlemenin önü açılmalı. Kendi kültürümüzü kendi değerlerimizi tanımalı, birbirimizi sevmeliyiz. Birbirimizle birlikte barışık yaşamayı öğrenmeliyiz. Çağın ruhunu yeniden okumalıyız. Vatanını seven büyüklerine değer veren  kendi kültürümüze sahip çıkan gençler yetiştirmeliyiz. Önyargılardan uzak, çatışmadan uzak ortak akılla doğru yol bulunabilir. Arayanlar bulur. 

7-Değerlerimizin değerini bilelim Arif insan, Alim insan, kamil insan yetiştirmeliyiz diyorsunuz. Türk milletinin sahip olduğu bu hazinenin farkına ne zaman varacağız ve bütün insanlığın hizmetine ne zaman sunacağız? Bu yozlaşmayı nasıl önleyeceğiz. Önerileriniz nelerdir? 

”Ol mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler” biz buna benziyoruz. Kendi değerlerimizin farkında değiliz. Maneviyatıyla, kültürüyle, mimariyle, edebiyatıya, tarihiyle, doğasıyla, yeraltı ve yer üstü zenginlikleriyle bir hazinenin üstünde yaşıyoruz ve bi haberiz bu değerlerden. Her yönüyle büyük bir mirasın sahibiyiz ve her tarafından bereket fışkıran bir coğrafyada yaşıyoruz. Bizim silkelenip kendimize gelmemiz gerekiyor bunların farkına varmamız için. 

İşe şuradan başlamak gerekiyor, öze dönmek. Kendine gelmek. Ben kimim.? Atalarım kim.?Asıl mesele geçmişle övünmek değil oradan beslenerek çağın gereğini yerine getirmektir. Çınar kendi kökleri üzerine büyür. Dal budak verir. Dünyadaki gelişmeleri takip edeceğiz geri kalmayacağız.  Mevlananın pergel metaforu çok önemli. Bir ayağımız kendi köklerimize bağlı diğer ayağımızla tüm dünyayı gezmeliyiz. Biz iki ayağımzı birden kaldırdık ve sırt üstü düştük. Artık kendimizden utanmadan, aşağılamadan kendi özümüze dönmeliyiz. Herkese hayran olduk ama bir kendimize hayran olamadık. Ben buradan bir öneri sunuyorum. Tarihimize damgasını vurmuş örnek şahsiyetlerden 100 insanın hikayesinden temel eser oluşturalım ve  kitap olarak öğrencilerimizle buluşturalım. Kendi çizgi film kahramanlarımızlı izletelim çocuklarımıza. Yabancı kaynaklardan beslenmek istemiyoruz. Biz artık kendi öz kahramanlarımızla büyümek istiyoruz. İşte o zaman Arif, Alim, Kamil insanlar yetiştirebiliriz. 

8- Sosyal medyadaki insanın samimiyetini nasıl buluyorsunuz? TV dizilerindeki aile içi şiddeti nasıl değerlendiriyorsunuz.?

Sosyal medya kelimesini gerçek manasıyla değerlendirirsek bizi uyuşturan, bizi kendimizden koparan, boşluğa sürükleyen bir mecra. Bir genç boşluğa düşerse sosyal medyada kendisini ifade etmeye çalışır. Aile içinde değer gören iletişim halinde olan genç bu tuzağa düşmüyor. Sosyal medyadaki sen, sen değilsin. Olmak istediği seni paylaşıyor orada. Gerçek hayatla alakası yok. Sahte hayatlar. Sahte kimlikle takma isimler kullanıyorlar. Hayallerini yaşıyorlar. Sosyal medyada çok kibar, çok aydın ama gerçekte tam tersi. Sosyal medya tümüyle hayatımızdan çıkması gerekiyor. Bu konuda katıyım. Bizim yeniden insan insana, akran akrana, kitaptan arkadaşa, doğadan insana olan hayatı yeniden inşaa etmemiz gerekiyor. Düşünmekten alı koyuyor, atalete sürüklüyor,  bizi klavye kahramanı yapıyor bu sosyal medya. Zamanımızı çalıyor. Bize kurulan bir tuzaktır. Bizi uyuşturmak, gerçek hayattan koparmak ve gerçek insandan koparmak için yaratılmış bir sanal dünyadır sosyal medya. Kültürümüze uymayan Tv proğramları bir zehirdir. Denizin tuzlu suyuna benzer içersiniz fakat kanamazsınız, daha çok susarsınız. 

9- Hayatınızda keşke dediğiniz bir şey var mı?

Efendim bendeniz hayata KEŞKE diye bakanlardan değilim; benim felsefem İYİ Kİ üzerine kuruludur. Hayat; doğru ve yanlışlarıyla güzeldir. Hatasız kul mu olur? Elbette bizim de birçok hatamız olmuştur. Varsın olsun. Hatalar, insanı olgunlaştırır ve doğrulara yöneltir. Benim yanlışların pişmanlığını yaşayacak zamanım yok! Nitekim, yazacak yazılarım ve yapacak daha çok işim var! Ben her daim İYİ Kİ diyebilmek için hep anı yaşıyor ve geleceği hayal ediyorum. 

İYİ Kİ eğitimci olmuşum! Asla pişman değilim! Önüme yeni bir ömür imkânı sunulsa yine EĞİTİMCİ olurdum. Okurdum, dinlerdim, yazardım, anlatırdım, eğitirdim ve huzur bulurdum!...

10-Teknolojik bağımlılıktan kurtulmanın yolları nelerdir.?

Bir yönüyle hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, diğer yönüyle insanı özünden ve ruhundan uzaklaştırmaktadır. Her geçen gün yeni modeli kullanıma sunulan teknolojik aletlerin daha teknolojisine alış(a)madan bir üst modelinin piyasaya sürülmesi, ekonomik rekabetin vicdansız zeminlerde sürdürülmesi vb. daha pek çok gösterge, insanlığın çekilmeye çalışıldığı ruhsuz dünyayı anlamak için yeterlidir.  

Bu iddia ve sözlerden hiç kimse, bir teknoloji karşıtlığı çıkarmamalıdır. Teknoloji, insanlığa hizmet ettiği sürece, kontrolü insanın elinde kaldığı müddetçe gerekli, önemli ve yararlıdır. Bizim karşı durduğumuz nokta; teknolojiyle bağ kurmak, ona bağlı olmak değil; teknolojiye bağımlı olmaktır. Nitekim teknoloji ruhumuzu çalıyor, sağlığımızı tehdit ediyor, biz seçkin varlıkları eşyanın hizmetine sunarak eşyayı yüceltiyorsa, bu noktada hepimizin çok ciddi olarak düşünmemiz gerekir. Teknolojinin amaç değil araç olarak kullanılması gerekirken günümüzde teknolojik araçlar, insanın önüne geçmiş durumdadır. Oysa; sağlıklı, dengeli ve huzurlu bir hayat için her şey yerli yerinde olmalıdır. Bu bağlamda; teknoloji kendi mecrasında bir araç olarak ilerlediği sürece herhangi bir sorun yoktur. 

11-Sosyal medyanın insan üzerindeki etkileri nelerdir.? Çare nedir ?

Cep telefonları, bir yönüyle dünyayı cebimize sığdırırken öbür yönüyle bütün dünyamızı bizden çalmaktadır. Cep telefonları çıkalı beri, sevdiklerimizin yüzüne bakmayı, gökyüzünü izlemeyi, kuş seslerini dinlemeyi, doğayla bütünleşmeyi unuttuk. Ruhumuzu on-line olmaya feda ettik. Bilgiyi kaynağından araştırmak yerine, kolayca internetten kopyalamak; konuyu derinlemesine bilmek yerine sadece haberdar olmak; televizyon, tablet, bilgisayar ve akıllı cep telefonlarıyla yatıp onlarla kalkmak insanlığın kıyameti olacak kadar riskli, tehlikeli ve zararlıdır. Nitekim; öğrencilerin internet bilgisiyle sınavlara ve hayata hazırlanmaları, genç beyinleri sığlaştıracak ve gelecekte önü alınmaz sorunlar üretecektir. Her yaştan insanı esir eden sözde sosyal medya ağları günümüzde çığırından çıkmıştır. Günün önemli bir bölümünü hareketsiz ve atıl bir hâlde ekran karşısında geçiren çocuklar ekran bağımlısı olarak akranlarından uzaklaşmaktadırlar. Bu bağımlılığın doğal bir sonucu olarak hazırcı, duygusuz, duyarsız ve mekanikleşmiş bir neslin geleceğini söylemek için kehanete gerek yoktur! Acı ama gerçek budur!

12- Neredeyse tüm insanlık için sinsi bir tehdit olan sessiz bir tufan, yıkıcı bir sel gibi üzerimize gelen bu olgu karşısında bizlerin tutumu ne olmalıdır? 

Biz; yalnızca izlemek, sızlanmak veya teslim olmak yerine, koruyucu önlemler alıp yeni öneriler oluşturmanın gayretindeyiz.  Örneğin; birçok yıkıcı etkisiyle üzerimize gelmekte olan bu sele karşı ağaç dikmek, setler ve bentler yapmak, dereyi ıslah etmek gibi önlemleri de alınabilir. 

Bu acı ve elem veren, bizi endişeye sevk eden tabloda özellikle çocuklar ve gençler, henüz fark edemedikleri çok ciddi risk ve tehlikelerle karşı karşıyalar! Bu noktada; kendimiz, çocuklarımız, gençlerimiz, tüm canlılar, doğa ve geleceğimiz için önlemler almak zorundayız. Bugün bu önlemleri al(a)mazsak, yarın çok geç olacaktır. Çocuklarımızın, gençlerimizin ve aslında insanlığın büyük bir kısmının teknolojik ve dijital bağımlılığa yakalandığı bir çağda yaşamaktayız. Henüz vakit varken teknolojiyi, olması gereken konumda tutarak insanı, tüm canlıları, doğayı ve tümüyle dünyamızı korumak ve asıl yapısına döndürmek durumundayız. İstersek, ortak gayretlerle bunu birlikte başarabiliriz. Yöneticiler, eğitimciler, sağlıkçılar, hukukçular, mühendisler, anne babalar… hepimize görev düşmektedir. Geliniz bu fütursuz gidişe dur diyelim! İnsanın, tüm canlıların, doğanın ve dünyamızın geleceğine el atalım. Bu birlikteliği sağlayabilirsek; dünya yeniden yaşanası bir yer, insan tekrar sağlıklı ve huzurlu bir varlık, tüm canlılar da doğal yaşam koşullarına kavuşmuş olabilir!

Amacımız; teknolojiyi olması gerektiği gibi insanlığın hizmetkârı konumunda tutmak, insanlığa ve tüm canlılara yaşanası güzel bir dünya sunmaktır. Özellikle çocuklarımıza ve gençlerimize güvenli ve tertemiz bir gelecek inşa etmektir. Bunu elbirliği ile başarabiliriz. 

13- Geleceğe dair hayalleriniz nedir?

Hayallerin bittiği yerde yaşam biter. Her insanın yaşadığının göstergesi hayallerinin olmasıdır. Yaşamak yarına dair hayallerinin olması demek. Başı ve sonu benim elimde olmayan ömrümde faydalı bir insan olmak istiyorum. Yaradana kul olmak istiyorum. Sağlığım elverdiği süre içinde 57 kitabı 100 e tamamlamak istiyorum. Güzel bir dünya için, içimizdeki iyilikleri besleyerek iyileri çoğaltırız. Ey insanlık içimizdeki güzellikleri doğruları besleyelim ve büyütelim. İnandığım doğruları anlatmak, yazmak mücadele etmek istiyorum. Herkese huzurlu bir dünya diliyorum.

Slogan haline getireceğimiz bir cümle ile özetleyebiliriz bu sohbeti. “EKRANI BIRAK AKRANA BAĞLAN “58 yaşında 57 kitaba imza atan bir  eğitimci ile birlikte olduk ve hayata dair insana dair yaptığımız sohbette engin tecrübelerini bizimle paylaşarak onu daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Dört bini aşkın kitap okuyarak zihin dünyasını geliştiren bir canlı kütüphane olarakta nitelendirebiliriz kendisini. Okumanın önemine vurgu yapan, insanın insan kalabilmesi için fıtrata uygun davranışlarda bulunması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ertuğrul Yaman hocam bizimle birlikte olduğunuz için bize bizi hatırlattığınız için çok çok teşekkür ederiz. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle...

Dünya Köylüsü 

Sosyolog yazar 

Ayla Bağ  

 



3 Ocak 2021 Pazar

DÜNYA KADIN LİDERİ DİLEK ALP

Dünya Kadın Liderler Listesine gönüllü çalışmaları ve yaptığı sıra dışı çalışmalarla ismini yazdıran bir Anadolu kadını. Onu daha yakından tanıyalım. 

1- Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? (Dilek Alp yaşamın neresinde?)

Tam da ortasında, savaşın göbeğinde

Fırsatları kendim yaratırım,

Durmadan çalışırım, düşünürüm ve üretirim

Herhangi bir şey üretmediğim günü eksik sayıyorum, bu takıntılı bir durum sanırım Sadece yapmak istediğim ve çalışmak istediğim sahalarda olmaya gayret ediyorum Çalıştığım alan beni kısıtlamaya başladıysa derhal uzaklaşıp özgürleşmeyi seçiyorum, onun için çok ürettim sanırım...

2-Hayatınızın seyrinde, çok genç yaşlarda başladığınız gönüllü çalışmaların, gerçek anlamda dünyaya açılan kapısı 1999 da ki Gölcük depremi olmuş. Bize o yıllarda yaşadığınız kentte neler yaptınız anlatır mısınız?

Lise yıllarında toplumsal gönüllü hareketlere ilgi duydum,

Kıbrıs Girne’de liseyi okurken öğrencilere liderlik etme ruhuyla okul kaptanlığını yürütüyordum Üniversite de de bu devam etti, Birleşmiş milletler ile çalışmayı tanıdım o yıllarda

Öncesi Ankara Büyükşehir Belediyesi

Gölcük Belediyesi

Toplumsal Rehabilitasyon

Kültür ve sanat hareketleri – travma tedavi edici

Kentin Kültürel bakış açısını değiştirecek bir bakış açısı

ABD Santa Clara Üniversitesi Kadın Liderler Bölüm Başkanlığı

Şili Kültür Bakanlığı

Afrika, Hindistan

3-Çalışmalarınızın çoğunda UNESCO bağını görüyorum. Bu paydaşlık size ve çalışmalarınıza neler kattı? Bu deneyim sizi nasıl geliştirdi? Neler öğrendiniz?

- Hayatım boyunca yaptığım her çalışmanın sağlam bir tabana oturmasına dikkat ettim

- Bir şeyi nasıl yaptığım değil neden yaptığım önemliydi benim için

- Ve her hareketime paydaş bir kurum kattım

- 1999 ile birlikte kadın ve sanat odaklı çalışmalarımda en güvenilir paydaş Unesco geldi ve iletişime geçtim, Unesco Milli Komite başkanı Prof. Dr. Öcal Oğuz ile kurduğum bağ tamamıyla güven üzerine oldu.

- 2008 yılında yaşadığım kentte ilk kez “Somut Olmayan Kültürel Miras” kelimeleri konuşulmaya başlandı, fotoğraf yarışmaları, sergiler ve araştırmalar yaptık, uluslararası konferanslar düzenledik, atölyeler açtık, ustalarımız çıraklar yetiştirdi, kök tarihimizde yer alan sanatları geleceğe taşıdık.

- Logo kullanım hakkı, yerel yönetimlerle çalışma güveni, fotoğraf yarışmaları, belgesel, 2013 almanak

- Şenlik ve yarışmalarımızda ana paydaşımız hep Unesco oldu. Bu konuda kişisel duruşum güven kaynağı oldu.

4-Beyaz Saray çalışmanız esnasında, dünya liderlerinin resimlerinin sergilendiği salonda gördüğünüz bir tablo sizi çok etkilemiş? O anı bize anlatır mısınız?

- Bir dönem çalıştığım kamu kurumunun verdiği resmi izinle Beyaz Sarayda kültürel miras konusunda çalışmalarım oldu.

- Başkan Obama’nın 2. dönemine hazırlandığı dönemdi. O dönem hazırladığım rapor ile başkan seçim konuşmalarında bilgileri kullandı ve anayasada ek madde ile ülkenin kültürel miras çalışmalarına önem vereceğini açıkladı.

- Bir Türk çalışan olarak ben çok sempati uyandırıyordum Kültür Dairesinde, bir gün direktörüm gel sana bir şey göstereceğim dedi. Başkanın odasına giden katta yürüdük, duvarda muntazam tablolar asılıydı ve en baştaki tablo Mustafa Kemal Atatürk’ün tablosu olduğunu görünce mutluluktan, gururdan dilim tutuldu. Nasıl ağladığımı asla unutmayacağım. İşte bunun için ofis te çok ayrıcalıklısın Dilek dedi direktörüm, benim için slogan niteliğindedir bu söz.


5-“Mustafa Kemal Atatürk ve dünyada kadın olmak?” desem ne dersiniz?

- Anlatacak milyarlarca konu üretebilirim ama sadece “sahip olduğum en büyük değer” desem yeterli olacak sanırım. - Eğer Atatürk’ü gerçekten anlamış, bizlere hangi yolu, ne şekilde işaret ettiğini kavramış olsaydık, şuanda 8 Martlarda, 5 Aralıklarda, kadın cinayetlerinde, çocuk istismarında, toplumsal baskılarda, uğradığımız haksızlıklarda ne diyeceğimizi çok iyi bilir sözü başkasına bırakmazdık, kurban psikolojisinden çıkar, kontrolü ele alırdık. Çünkü toplumu yönlendiren en kuvvetli öğe kadındır. Atatürk bunu fark etmemiz için her bilgiyi verdi. Dikkat ederseniz dünyaya adını duyurmuş her kadınımızın ortak yanı Atatürk Cumhuriyetinin kızı olduklarını söylemeleri.

6- Sürekli yeni coğrafyalarda, yeni kültürlerle tanışmak ve onlarla hayatı deneyimlemek harika bir tecrübe olmalı. Bu deneyim yapacağınız işlere, geleceğe olan bakış açınıza nasıl yansıdı? Bize bu deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?

- Sanırım diyaloglarıma ve bakış açıma yansıdı.

- Birçok kişiye çok önemli gelen unsurlar benim için hiç önemli değil, ama bazı detaylar benim için hayati önemli

- En büyük kazanım değerlerin ortak oluşunu keşfetmem oldu

- Sevgi her toplumda gizli baş öğe

- Her yeni tanıştığın insanın diğer bir kültürde benzeri olduğunu bilmek çok eğlenceli

- Kültürel şifreleri çözmek gibi, bir sorunla karşılaştığında diğer bir kültürün yöntemleri ile çözebilme zenginliği

- Çok insan tanıma değil, çok farklı insan tanıma deneyimi beni zenginleştirdi

- OLUMSUZ: Toleransınız çok fazlalaşıyor, insanın her halini seviyorsunuz çünkü bu da yanlış ortamlara düştüğünüzde hayal kırıklıklarına neden oluyor.

- Ben hep yenilikleri kendi kültürüme taşıma, çoğaltma ve geliştirmeye dönük bir etki altındayım, olabilecekken neden daha iyisi olmasın telaşesi var sanırım ben de...

7- Kadınlarla yaptığınız, sizi en çok etkileyen proje çalışmalarınız hangisi oldu?

- Şuan sayısını bilmediğim kadar çok projenin içinde bulundum ama en kapsamlı olanı, Gölcük belediyesinde çalışırken, 2008 yılında kurduğumuz atölyelerden biri Kırkyama Atölyesi idi, usta eğitmenlerim sevgili Münire Uysal ve Nursen Demirhan ile birlikte kurmuştuk. Kırkyamanın 800 yıllık bir geçmişi var tarihimizde, bunu dikkate alarak dünya da eşi olmayan bir uluslararası kırkyama şenliği tasarımı için planlamalara başladık. Büyükelçilikler, yabancı sanatçılar, Unesco derken şenlik bir istihdam üreten bir yapıya döndü. Farklı şehirlerde benzerlerinin yapılması bizi çok sevindirdi. Doğru model olduğumuzu gördük. 3 tam günlük etkinlikler, konferanslar, sergiler, atölyeler, konserler, fotoğraf yarışmaları, satış alanları ulusal medyada yer edindi. Muazzam disiplinli 12 aylık bir çalışmanın eserini Unesco büyük bir mutlulukla sahiplendi, izleyici uzmanlarını gönderdi, belgeseller çekti, makalelerde adımızı geçirdi, kurum olarak tüm desteğini verdi. Bu dev organizasyonun 3 kadının kahve içerken ortaya çıkardığı şahane çalışmayı 6 yıl bizler başında bulunarak sürdürdük sonrası genç kadro devam ettirdiler.

- Bu proje ile birlikte Gölcük Köylerinde bir çalışmaya başladık bu 3 kişilik dev kadro. İlk köyümüz Nüzhetiye Döşeme köyü. Muhtarımız ve 8 kişilik köyün kadınları ile ortak bir çalışmaya karar verdik. Kadın kıyafetleri ile diğer köylerden ayrılıyor. Siyah keten etek, eteğin uçları üzüm ya da karanfil desenli beyaz kanaviçe işl çiçekli kısa kollu bluz, beyaz omuzlarda salık tülbent ve alın bölümü kırmızı iğne oyası.. Tam bir somut olmayan kültürel miras ürünü.

- Bu kıyafetleri gerçeğine birebir uygun bez bebek olarak üretmeye ve köyün kadınlarına bir istihdam yaratırken, gelenekleri su üstüne çıkarmaya hedef edindik. Üretmeye başladık, 2 hocamız patronlama çalışmalarını yaptı, ürünler ortaya çıkarken fotoğraflandı, hikayelendirildi, bebek müzeleri ile iletişime geçildi, UNESCO yine destek verdi, bir süreç fotoğraf sergisi ile basına ve halka tanıtımı yapıldı. Sonrasında Ankara da Somut Olmayan Kültürel Miraslarımız Müzesinin demirbaşlarına kayıt ettirdik. Fuarlarda satışa çıktı ve kadınlarımıza destek kapısı oluştu. Kızların çeyiz sandığına konmaya başladılar.

8- Dünya Kadın Liderlerinden biri ve eğitmeni olduğunuzu biliyoruz. Dünya Kadın Liderleri listesine nasıl girdiniz? Değişim gösteren, kadınların genel özellikleri nelerdir? Biraz kadınları anlatın bize...

- Deprem sonrası

- Amerika Santa Clara Üniversitesi Kadın Liderler Bölüm Başkanlığı

- Şili Kültür Bakanlığı


- Eğitimlere devam (Yönetici / Lider)

- Değişim yaratan kadınların ortak özellikleri

Vizyon sahibi olması.

Tutkulu ve fedakâr olması

Kararlı ve tutarlı olması

Örnek teşkil etmesi

Ekibine güvenmesi

Motive etmesi

İlham vermesi

Gelişim odaklı olması

Adalet duygusunun olması

Mütevazı olması

İyi bir dinleyici olması

Açık iletişim kurması

Ekip arkadaşlarına karşı duyarlı olması Yenilikçi olması

Hızlı ve etkin karar vermesi

Esnek olabilmesi

Zamanı iyi kullanması

Bilgi sahibi olması

9- Salgın sürecinde, özellikle bu konuda bir çalışmanız oldu mu?

Pandemi sürecini maske üretecek bir Dikimevi kurarak başlattık ve salgının en bilmediğimiz hararetli döneminde biz gönüllü kadınlarımızla üretim yapıp, elden Pandemi Hastanelerinin yoğun bakımlarına, acil servislere ve kamu kurumlarına dağıtımı sürdürdük. Yönetici pozisyonunda olmama rağmen bu acil durum karşısında saha da çalışan personellerim ve kendilerini tehlikeye atan gönüllü kadınlarımızı bir an bırakmadım. Bu onlara doğal olarak güven ve motivasyon verdi. Zor bir süreçte riskli bir çalışma ortamıydı. Çalışanlarımın haklarını asla ödeyemem.

10- En son okuduğunuz kitap nedir? Tercih ettiğiniz bir yazar var mı diye sorsak...

Güney Amerikalı Yazar Isabel Allende ve Yüreğimdeki Ülkemi tekrar okuyorum. Hemingway, Murakami, Buket Uzuner, Sabahattin Ali

11- Yenidünya düzeninde kadının yerini nerede görüyorsunuz?

Güçlenecek, yüksek sesle konuşacak, ezmeyecek ama kendisini de ezdirmeyecek, yüksek mevkilerdeki erkek hegemonyası çatırdayacak bence...

12- Geleceğe dair hayalleriniz nelerdir?

İnsanları doyurmak, hem ruhlarını, hem de midelerini...

13- Eğer hayata dair bir slogan isteseydik sizden, bu söz ne olurdu?

Ü Ş E NM E

E R TE L EM E V A ZG EÇM E

Üşenmek, geçmiş günleri,

Ertelemek, gelecek günleri,

Vazgeçmek, hayatımızı boş yere geçirtir...

Teşekkürler Teşekkürler...Dilek Alp Hanımefendi. 

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle...

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ