13 Nisan 2016 Çarşamba
DEĞER GÖRMEK
1955 doğumlu şeyda abla bunca yıllık ömründe öğrendiğini birkaç cümleyle açıklıyor.Annesi ev hanımı babası memur.şeyda ablanın babası çok zeki zamanın da en yüksek puanla tıbbı kazanıyor fakat yoksulluktan harç parası bulamadığı için okula gidemiyor .O dönemde harç parası almadan kayıt alan Orman Mühendislik Fakültesine tam burslu olarak girer ve başarıyla okulunu bitirir .Okul biter bitmez ataması yapılır ve Aydın ilindeki kemer barajının inşasında çalışmaya başlar.Şeyda ablada Aydında dünyaya gözlerini açar .Babası orman mühendisi Osman Karabay devlet memurluğundan emekli olana kadar yurdun çeşitli yerlerinde ve yurt dışında da görev yaparlar. Şeyda abla Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirip İzmire yerleşir.25 yıl burada hizmet verdikten sonra emekli olur .Babası ve annesi ara sıra Niksara olan özlemlerini dile getirirler fakat asıl dönmeye sebep dayısının çağrısı olur "gelin artık yeter gurbet ellerde kaldığınız bundan sonra hep beraber olalım bir birimize destek olalım der."Zaten hasta olan annesi bu çağrıyı bir fırsat bilip göçü toplayıp Niksara akrabaların yanına dönerler.Annesinin hastalığı boyunca tüm eş dost seferber olur ellerinden geldiğince yardımcı olurlar .Sıkıntılar ve sevinçler paylaşıldıkça güzel Şeyda abla bu dönemde kendisini çok şanslı hissetmiş.iki yıllık hastalık dönemi onu annesinin ölümüne hazırlamış .Sonra annesi vefat ettiğinde acısını güzel insanlarında desteğiyle hafif atlatmış ."İyiki memlekete gelmişim " diyor. Şeyda ablaya İzmir gibi koca bir medeniyetten sizi köy gibi olan bu yere çeken neydi diye sorduğumda ,"Burada insana verilen değeri gördüm .Çıkarsızca samimi davranışları gördüm.Buraya alışmam zor olmadı çünkü büyük şehirlerin büyük derdi ve sahte ve iki yüzlü insanları oluyor hep bana hep bana karşılıksız bir gün geçmiyor al gülüm ver gülüm buda insanı korkutuyor ve yoruyor.ya veremeyeceğim gün geldiğinde ne olur benim halim? Buraları öyle değil burası bereketli insancıl çıkarsız insanlarla dolu küçük yer olduğu için herkes bir birini tanıyor belli bir saygınlığın var değer görüyorsun bu değerde senin insan olmandaki önemi dahada arttırıyor.Şükürler olsun ki hala sağlıklıyım ve güzel arkadaşlarım ve güzel dostlarım var.Şu anda (96 yaşında )babamla beraber oturuyorum.birbirimize bu yolda arkadaşlık ediyoruz ."
Doğduğun yer mi ?doyduğun yer mi ?derler.İnsan gençken nerede ekmek bulacaksa orada çalışmaya mecbur ama mecburiyet bittikten sonra tercih hakkında özgür. İnsanı doğduğu yere çeken bir güç var bu akraba olabilir (kan bağı),daha samimi ilişkilere olan özlem olabilir,yeni arayışlar olabilir ,ahde vefa olabilir,çocukluğa ve ana vatana olan özlem olabilir,bir kaçış olabilir ama ne olursa olsun sosyolojik açıdan bakıldığında insan aidiyet duygusuyla yaşayan bir varlık kendisini nereye ait hissederse oraya dönmekte bir mahsur görmüyor ve seve seve koşa koşa bazende mecbur dönüyor.Şeyda abla üzerinden okuduğumuz bu gerçeklik değer görme ve samimi insan ilişkileri.Günümüzde hepimizin aradığı şey değil mi ?Güler yüzlü sıcacık ilişkiler.Tercih sizin .Mevlam hepimize iyilik sağlık muhabet versin...
12 Nisan 2016 Salı
İÇİNDE KALAN UHTE
Çocukluk aşkı olan gençle yıllar sonra karşılaşır ve onunla evlenir.Eşinin görevi nedeniyle Ispartada bulunan ve ıspartada halıcılık müesseselerinde göreve başlayan Tülay abla çocuklar dünyaya geldikten sonra eşinin ısrarı üzerine görevinden ayrılıyor ve kendi değimiyle ikinci darbeyi eşinden alan Tülay ablanın çalışma azmi kursağında kalıyor.17 yıl ıspartada kaldıktan sonra eşide istifasını veriyor ve İstanbul'da Halı ticaretine atılıyorlar.Hem çocukların okulu hem ticaret derken evde oturmayı sevmeyen her daim kendini yenileyen Tülay abla kurslara başlar .Buaradada çocuklarıyla yakından ilgilenir ve onların isteklerine kulak verir.En küçük oğlu okula servisle gitmek ister fakat okul çok yakın olduğu için bu isteğe abes bakılır. Çocuk ısrar edince ve mutsuz olunca okulunu değiştirip uzaklarda servisle gidip gele bileceği bir okula yazdırırlar.Artık en küçük oğlan çok mutludur okula servisle gidip geldiği için derslerinde gözle görülür başarı oranı artmıştır.Herkes çok mutludur.Tülay abla burda ne olur çocuklarınıza kulak verin onları dinleyin diye nasihat etmeden geçemiyor.okulunu başarıyla bitiren ortanca oğlan Amerikaya gider ve orada kendisine yön verir çok sıkıntılar çeker fakat anneye babaya bildirmez ,yanından gelen arkadaşı durumu anlatır .Babasıda destek olmak için bir balya halı gönderir Amerikaya .ondan sonra Amerikada bir yer açar ve oda orada ticarete atılır bugün sayılı firmalar arasında yerini alır ve diğer iki kardeşinide yanına alıp çemberi dahada büyütürler.
Tülay abla çok çalışkan boş durmayı sevmeyen üretime ve yeniliğe daima açık bildiklerini ihtiyacı olanla paylaşmayı seven birisi.istanbulda Zicev(zihinsel engelliler vakfında) gönüllü olarak çalışmaya başlar.Türkiyeye ilk zicevi kuran Makbule Ölçen hanımla beraber çalışmalarını büyük bir özveriyle devam ettirir. İçindeki öğretmenlik aşkının burada depreştiğini gören Tülay abla hangi görev verilirse verilsin büyük bir aşkla yapar.yönetim kurulunda görev alır ve tek hayali bir okul kurmaktır. Fakat nasıl olur ne zaman nasip olur onu bilmemektedir.Birgün bir gönüllü vakıf üyesi ziceve ümraniyede bir arsa bağışlar.Hemen hazırlıklara başlayıp arsanın üzerine okulun temeli atılır ve kısa sürede okul faliyete geçer. Bugün göztepedeki zicev dernek binasında onların eseridir.Emeği geçenlerin isimleri okulun girişindeki tabelaya yazılır Tülay ablanında hayali gerçek olur.
Bu arada iş hayatında krizler baş göstermeye başlar ve istanbul'dan izmire göç ederler.sağlık sorunları nedeniyle Ankaraya gelirler yine boş durmaz ahşap boyama kurslarına gider. Orada öğrendiklerini kurs açarak bilmeyenlere öğretir.Amerikadaki oğluna birkaç örnek gönderir çok beğenilince üretime başlar.15 sene bu işi yapar.Eşinin sağlık problemleri gittikçe artar ticaret umdukları gibi gitmez ve her şeyden vaz geçerek tası tarağı toplayıp yılar sonra memlekete Niksara geri dönerler .Hayatları boyunca yaptıkları işin en iyisini yapan çok iyi paralar kazanan zirvede tavan yapan yaşamlarının çöküş ve dibe vuruş yıllarıydı memlekete dönüş yılları.yeniden diriliş olarak dillendirdi Tülay abla bu yılları.yine boş durmadı ebru sanatını öğrendi ve 50 yaşında usta öğretici belgesini aldı bunun yanı sıra gönüllü işlerde görev almayıda ihmal etmedi Nikbed(niksar bedensel engelliler vakfında ) öğretmenlik ve aynı zamanda başkanlığınıda yaptı.bunlar bana yetmedi hayallerim vardı ve bu hayallerimden kaymakam beye bahsettim .gönüllüler tarafından gerekli malzemeler ve destek sağlandıktan sonra bedensel engelliler yararına çini üretimi yapıp gelir sağlamaya başladık.Daha sonra ben bu görevimden ayrıldım ve kendi atölyemi kurdum. Bunun için gerekli belgeleri ve ustalığımı 68 yaşında aldım. Niksara çini işini ilk getiren benim fark yaratmak için bunu seçtim.bir iki fırın bozduk ama işi öğrendik .şimdi Şu anda iki yıldır kendi ürünlerimizi farklı bir şekilde üretiyoruz .Bilmediğimiz için çalışmalarımızda biz kendi kendimize farklı usullerde üretim yapmışız bizim bu üretimimizide müşteri çok beğendi bizim çinilerimiz Kütahyan'ınkinden farklı şimdi bilmediğimizden dolayı yarattığımız bu farkımız bizim markamız oldu kursiyerlerimizle ve çalışanlarımızla beraber Amerikaya oğlumun sayesinde üretim yapıp para kazanıyoruz.Tek hayalim çininin okulunun kurulması.
Tülay abla edindiği bu iş tecrübesini şöyle açıklıyor ,çini fırına girmeden hatasını belli
etmiyor,sırrını açığa çıkarmıyor,ne zaman fırına girdi çıktı ürünün sırrı o zaman açığa çıktı.sıfır
dereceden 905 dereceye yükselen ateşte herşey açığa çıkıyor.bebeklik ham dönem ,aile eğitimle pişme dönemi,ne zaman piştim diyeceğiz bilmiyorum diyor....
Tülay abla bir derya bir okul bu okula kayıt olanlar çok şanslı,şimdi bu okuldan birkaç öğreti örneği...
-Ahşap kursunu vermemin sebebi her evde beni hatırlatan bir obje olsun istedim.Anılmak,hatırlanmak,unutulmamak diyor.
"okuldaki bilginle öğretmenlik yapmaya kalkarsan öğretmen olamazsın,öğretmen hep okuyacak öğrenecek,öğretecek,bilgiyi saklamayacaksın"demiş müfettiş bunu kulağına küpe yapmış.
-Fikir alış verişi çok önemli,benim görmediğimi başkasının görmesi çeşitlilik sizi daha iyi yere götürür.gurup ekip işi ve sorumluluk insanı geliştirir.
-Üretmek,ürettiğinin beğenilmesi ve pazar bulması çok güzel.
-Geçmiş bana insan olmayı öğretti.
-Uzun mutsuzluklar beni hasta etti,bunun zararı bana demek ki negatifliklerin üstünü örteceksin.kendini meşgul edeceksin boş durmayacaksın.
-Elimden bir şey gelmez deme,belgesel izle ,müzik dinle,bahçeyle uğraş,tamir edilecek bir şey bul,
-Hayaliniz olsun ve onları gerçekleştirmeniz için çaba harcayın.
-Şükür etmeyi hala hayatın içinde ve üretmek için çaba harcamak olarak görüyorum.
-ölümden korkmuyorum Allah iman kuvveti versin ben Allahın bizi esirgediğine koruduğuna yürekten birmilyonkez inanıyorum .yoksa üç tane evlat gurbet ellerde kimseye yem olmadan ayakta durabiliyorsalar kendilerini bozmadan bu yaradanın sayesindedir diyorum.
Sana yaşadığım bir olayı anlatayım kızım
"Dibe vurduğum dönemlerdeydi eve kapandım kimse yok çevremde çocuklardan ayrı ,zirve dönemlerden dibe vurduğum anlar çok üzülüyorum çok ağlıyorum .Bir gün yine evde kendi kendime bağıra bağıra ağlıyorum kabullenemiyorum olanları,kendi sesimden kendim rahatsız olduğumu fark ettim birden kapı çalındı elimi yüzümü düzelttim kapıyı açtım.karşı komşu geldi içeriye buyur ettim oturdu,ben konuştum o dinledi ben konuştum o dinledi sonrada baba sarılıp üzülme bunlarda gelir geçer dedi ve kalkıp gitti komşum .o gittikten sonra bir rahatladım bir rahatladım yeniden doğmuş gibi oldum.aradan bir hafta geçti çarşıda karşı komşuma rasladım,iyiki ogün bana geldin beni
dinledin Allah senden razı olsun şimdi çok iyiyim dedim.kadın yüzüme tuhaf tuhaf bakıp "ne
diyorsun Tülaycım ben seni bir aydır ilk defa görüyorum ben burda yoktum kızımdaydım yeni geldim "diyor. O gün Anladımki Allah hep benim yanımda yeterki sen ona derdini söyle
dermanınıda sana gönderen yardım eden odur."
-çocuk eğitimi çok önemli ,sorumluluk,ekonomi çocuğa küçük yaşta verlmeli haftalık haçlık gibi,tiyatroya muhakkak gitmeli çocuklar çünkü kendinize açılan bir sayfa muhakkak vardır tiyatroda
-son olarak işinizi sevgiyle ve beğeniyle yapın,yaşın önemi yok yaşa takılmayın,maddi kaygı duymayın,önce eğitiminizi alın sonra plan yapın ,sonra fırsatları kollayın veya yaratın her yeni gün bize sunulan bir fırsat olarak değerlendirin.
Tülay ablayı hayata bağlayan dinamik olmasını sağlayan içinde uhde kalan öğretmenlik aşkı şu anda Niksarda çini öğretmenliği yapan ve 73 yaşında geleceğe dair planları olan yaptığı işin okulunu kurup daha çok kişiye ulaşmayı amaç edinen ve annesiyle beraber mutevazi bir yaşam süren
Yaşanmışlıkların hakkını veren bu güzide insanın anlattıklarından yola çıkarak kendimizdeki yaşam enerjimizi açığa çıkması için bir öncü niteliğindeki hikayesinden yaşın öneminin olmadığını sadece işimize odaklanmamız gerektiğinin altını çizer ,geriden gelenlere örnek olması dileğiyle..." Dünya üzerinde insanlar bir direktir. Bu direkler üstünde sevgiye ait bir not vardır " bu notu okuya bildiysek ne mutlu bize.
Gülen yüzüyle ışıldayan gözleriyle anaç tavırlarıyla bize hayat hikayesini anlattığı için bizimle tecrübelerini paylaştığı kırk kızlardan birisi olduğu için ona çok teşekkür eder ,selam ve saygılarımı iletir ellerinden öperim .
11 Nisan 2016 Pazartesi
KIRK KIZLAR
Zaman zaman dadısıyla birlikte kırlara, ovalara, ırmak kıyılarına gezmeye giderlermiş. Irmak, kızın yeşil gözlerine ilk görüşte vurulmuş; onun bir daha gelişini sabırsızlıkla beklermiş. Günler geçmiş, kız büyümüş, serpilmiş, güzelliğiyle dikkat çeker olmuş. Sarayın dışını merak etmeye, gördüğü her şeyi sorgulamaya başlamış. Sürekli dadısına sorular sorar, dadısı da bildiği kadarıyla cevap verirmiş.
Bir gün saraydan sıkılan kız, dadısından izin alarak dışarı çıkmış. Çarşıyı pazarı gezmiş, insanlarla sohbet etmiş, onların dertlerini dinlemiş. Konuştuğu herkese babası olan kraldan memnun olup olmadıklarını sormuş. Hiç kimse memnun olmadığını söylemiş. Halk, kralın çalışıp kazandıklarını zorla aldığını, zulmettiğini, hatta öldürdüğünü anlatmış.
Bunları duyan kız çok üzülmüş ve verdiği söz üzerine akşam olmadan saraya dönmüş. Dadısı, kızın üzgün hâlini görünce ne olduğunu sormuş. Kız da sokakta duyduklarını bir bir anlatmış ve “Ben babamı çok seviyorum, böyle biri olduğuna inanamıyorum. Gidip bunları ona anlatacağım,” demiş. Dadısı onu vazgeçirmeye çalışmış ama kız dinlememiş.
Kralın huzuruna çıkmış, gördüklerini ve işittiklerini anlatmış. Kral bu sözlere öfkelenmiş, kızını huzurundan kovmuş ve bir daha saraydan dışarı çıkmasını yasaklamış. Kız, dadısının koynunda ağlamış, çaresizlik içinde düşünmüş. Dadısı onu çok sevdiği için üzülmesine dayanamamış ve bundan sonra kılık değiştirerek saraydan çıkmasına yardımcı olmuş.
Kız, her çıktığında dışarıda bir kızla tanışmış. Bir, üç, beş derken otuz dokuz kız arkadaş edinmiş; kendisiyle birlikte kırk kız olmuşlar. Kız, onların dertlerini dinlemiş; saraya döndüğünde çareler üretmiş. Dadısının da yardımıyla bu kızlar; çaresizlere çare olmuş, açlara ekmek, hastalara ilaç dağıtmış, muhtaçlara sarayın ambarındaki altını, inciyi ve parayı vermişler.
Bu sırada kralın hüküm sürdüğü topraklarda bir derviş varmış. Elinde kitaplarıyla köy köy, şehir şehir dolaşır; halkı aydınlatır, zalim krala boyun eğmemelerini öğütlermiş. Bunu duyan kralın askerleri dervişi yakalamış, dövmüş, kitaplarını yakmış ve öldü sanarak bir dere kenarına atmışlar. Günler sonra derviş kendine gelmiş. Yapılanlara ve kitaplarının yakılmasına çok üzülmüş. Diz çöküp Allah’a niyaz etmiş:
“Ey Allah’ım! Bu topraklarda doğan kız çocuklarını öyle yiğit, öyle adaletli, öyle merhametli ve güçlü kıl ki kralın askerlerine baş eğdirmesinler. Gittikleri yerde huzur, mutluluk ve sevgi yeşersin.”
Derviş bundan sonra dağlara çekilmiş, bir daha aşağıya inmemiş.
Bir süre sonra askerler sarayın ambarlarının boşaldığını fark etmiş ve krala haber vermişler. Kral, bu işi yapanların yakalanıp öldürülmesini emretmiş. Araştırmalar sonunda her şeyin arkasında kendi kızının olduğu ortaya çıkmış. Kral, kızının getirilmesini, diğerlerinin ise öldürülmesini buyurmuş. Kaçamayan otuz dokuz kız oracıkta can vermiş.
Kralın kızı ise kaçmış ve ırmağın kıyısına kadar gelmiş. Askerler teslim olmasını istemiş ama kız arkasına bile bakmamış. Kendisine âşık olduğunu bildiği ırmağın kollarına kendini bırakmış. Irmak onu sarıp sarmalamış; ikisi bir olmuş. O günden sonra ırmak daha coşkulu akmış, sevgilisinin gözlerinin renginde yeşil akmaya başlamış ve Yeşilırmak adını almış.
Yeşilırmak, geçtiği toprakları yeşile boyamış; bolluğun, bereketin, sevginin ve merhametin simgesi olmuş. Bu topraklarda doğanların karakterine adalet, yiğitlik ve ahlaki değerler olarak işlemiş.
Dervişin duasının kabulü olan bu yiğit kadınların hatırası, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen yaşamaya devam etmiş. Kadınların omuzlarda taşındığı halk oyunu, bu efsanenin izlerini bugüne kadar taşımış.
Bu hikâyenin geçtiği yer Niksar’da, Kırkkızlar Türbesi olarak anılmış; kırk kızın mezarlarının Tokat Gök Medrese Müzesi’nde bulunduğuna inanılmış. Tokat, bu yönüyle “Kırklar Şehri” olarak görülmüş. Badal badal yükselen sokakları, sohbetleri ve hafızasıyla bu efsane, Tokat’ın ruhunda yaşamayı sürdürmüş.
Bu yolculuğun içinde olan anlatıcı, kendini heyecanlı, şanslı ve coşku dolu hissediyormuş. kadınların yaşamı dönüştüren öncü gücüne saygıyla bakmış. Kadınların, nerede olurlarsa olsunlar mutlu olmayı hak ettiklerine inanmış ve gerçek yaşam öykülerinin dönüşüme kapı aralamasını dilemiş.
Vakti zamanında bu topraklarda hüküm süren bir kral varmış. Bu kral çok aç gözlü zalim mi zalim, halkına zulm eden onları sömüren kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, o yörede doğan erkek çocuklarını kendisine asker ve köle eden bir kralmış. Kralın birde dünya güzeli kızı varmış. Bu kızın yetişmesinde yardımcı olan birde dadısı varmış. Arasıra gezmek için kırlara, ovalara ve ırmağın kıyısına giderlermiş dadısıyla birlikte. Irmak kızın yeşil gözlerine ilk görüşte vurulmuş. Sabırsızlıkla beklermiş kızın birdahaki gelişini. Gel zaman git zaman kız epeyce büyümüş serpilmiş güzelleşmiş artık saraydan dışarısını merakeder ve sorgular olmuş. Sürekli dadısına soru soruyormuş. Dadısıda bildiği kadarıyla cevap veriyormuş. Saraydan sıkılan kız bir gün dadısından izin alarak dışarıya çıkmış, çarşı pazar gezmiş, dışardaki insanlarla sohpet etmiş, onların dertlerini dinlemiş, konuştuğu insanlara kraldan memnun musunuz?diye sormuş. Hiç kimse memnunuz dememiş. Herkes kraldan şikayet etmiş. Çok kötü bizim çalışıp kazandığımızı elimizden zorla alıyor, bize zarar veriyor, hatta öldürüyor derler. Bunu duyan kız çok üzülür ve dadısına söz verdiği üzere akşam olmadan saraya geri döner. Dadısı kızın çok üzgün olduğunu görünce ne oldu neden üzgünsün diye sorar. Kızda babası hakkında bugün sokakta duyduklarını bir bir anlatır dadısına. Ve dadısına benim babam böyle bir insan olmaz, ben babamı çok seviyorum, gidip bunları babama anlatacağım der. Dadısı olmaz gitme anlatma baban sanada kızar der ama kız dinlemez. Çıkar huzura bir bir gördüklerini, işittiklerini babasına anlatır. Babası bu durumdan çok rahatsız olur, kükrer kızı huzurundan kovar ve bir daha kızın saraydan dışarıya çıkmasını yasaklar. Kız üzgün bir vaziyette dadısının koynunda ağlar ve çareler düşünür. Dadısı kızı çok ama çok sevmektedir. O’nun üzülmesine dayanamaz ve üzülme bundan sonra saraydan kılık değiştirerek saraydan çıkımasına yardımcı olur. Kız saraydan her çıktığında dışarda bir kızla tanışır, arkadaş olur. Bir, üç, beş derken 39 kız arkadaş edinir bir de kendisi 40 kız olurlar. onların dertlerini dinler, saraya dönünce de onlara derman olacak çareler üretir. Dadısınında yardımıyla bu böylece devam eder ve 39 tane kız arkadaşıyla birlikte çeresizlere çare, açlara ekmek, hastalara ilaç, muhtaçlara sarayın ambarındaki altını, inciyi, parayı dağıtır.Kralın hüküm sürdüğü topraklarda bir derviş elinde kitaplarıyla köy köy, şehir şehir gezmekteymiş gittiği yöre halkını aydınlatıp onların zalim krala baş eğmelerine engel oluyormuş. Bunu duyan kralın askerleri dervişi yakalayıp eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşler. Kitaplarını yakmışlar ve öldü diye bir dere kenarına atmışlar. Aradan üçdört gün geçmiş, derviş kendine gelmiş, elini yüzünü yıkayıp temizlendikten sonra yapılanlara kitaplarının yakılmasına çok üzülmüş. Buna dayanamayan derviş diz üstü çöküp ellerini semaya kaldırmış, Allaha niyazda bulunmuş “Ey güzel Allahım ! bu topraklarda doğan kız çocuklarını öyle yiğit, öyle adaletli, öyle merhametli, bilgili ve güçlü kıl ki kralın askerlerine baş gelsinler. Onların gittiği yerde huzur mutluluk ve sevgi baş göstersin" demiş. Derviş bir daha aşağıya inmez, dağlarda yaşar.
Kralın askerleri anbarın boşaldığını fark ederler ve Krala hemen haber verirler. Kral derhal askerlere emir verir. Bu işi yapanların yakalanıp öldürülmesi için talimat verir. Uzun uğraşlar sonunda hırsız yakalanır ve anlaşılır ki bütün bu işleri organize eden saraydan altını, inciyi, ihtiyacı olana dağıtan kralın kendi kızıdır. Hemen krala haber verirler kralda diğerlerinin kellesini kesin. Kızımı bana getirin der. Askerlerden kaçamayan 39 tane kız oracıkta baş verir. Saraydan kaçan kralın kızı tam ırmağın kıyısına kadar gelir, arkasında askerler teslim ol çağrısı yaparlar, ama kız geriye bile bakmaz, kendisini çok sevdiğini bildiği hatta aşık olduğu ırmağın kollarına bırakır. Sevdiğine kavuşan ırmak sarıp sarmalar kıralın kızını. Bir bütün olurlar alıp götürür gittiği yerlere sevdiğini. Sevgilisine kavuşan ırmak daha bir çoşkulu akar, coşarda coşar, deli gibi akar. Askerlerden kimse cesaret edip gidemez arkasından. Aşkına kavuşan ırmak o günden sonra sediğinin gözlerinin renginde yeşil akar, YEŞİLIRMAK olur.
Dervişin ettiği duanın tecelliyatının ve kabulunun bir göstergesi olan bu yiğit kadınların doğurduğu yiğit erkeklerin gerçek değerlere ve hakka duydukları saygı neticesinde bu yükü omuzlarında taşımaktan gocunmayan, yaşam tarzlarının vazgeçilmez bir parçası haline getiren ve bu davranışlarını halk oyunlarına da yansıtan yöre halkının ahlakının evrenselliğe doğru açılan bir kapı olduğunu düşünüyor ve görüyorum. Dünyada ve Türkiye'de ilk ve tek olan kadınların omuzlar üzerinde taşındığı halk oyununun izlerini aradan binlerce yıl geçmesine rağmen hala ayakta tutulması güncelliğini koruması bu efsanenin gerçek izlerini taşıdığına inanıyorum. Bu düşüncemi kur-an'ı kerimin kalem süresinin ilk ayetlerinde peygamberimiz üzerinden bizi inşa etmeye çalışan yüce rabbim "kalem'i ve onların satır satır yazdıklarını efsaneleştirdiklerini kanıt gösteriyorum ki sen rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin. Ve kesinlikle senin için minnete bulaşmamış çok mal var. Ve kesinlikle sen, çok büyük bir ahlak üzerindesin" ayetinde bize söylediği gibi birinci önceliğimizin Ahlaki değerler olduğuna vurgu yapılması benim düşüncelerimdeki yolun aydınlanmasındaki ışığın önemini vurguluyor. Ayetin devamında “onlar arzu ettiler ki sen onlara yağ çekesin, onlarda hemen sana yağ çeksinler. çok yemin eden aşağılık, alaycı, gamsız, arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen saldırgan, günaha batmış kaba, kötülükle damgalı şu asalakların hiç birine itaat etme. Ahireti yalanlayan o kişi, Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman "Daha öncekilerin masalları " dedi. Yakında biz onun burnunu sürteceğiz." Diyor ayet.
Bu hikayenin geçtiği yerde yani Niksarda kırkkızlar türbesi zeytin dibi mahallesinde bulunmaktadır. Zeytin tevhidin semboludur. Kırk kızların mezarları Tokat gökmedresesi müzesindedir. Buradan yola çıkarak Tokatlı kadınların kişisel başarı hikayelerini dinlemek her şeyden önce kendimize ayna tutmak ve sırlara ulaşmak için bir basamak. Bizim buralarda basamağa badal derler. Badal badal yükselmek için, göz göze dizdize yapılan sohpetlerin tadına doyum olmaz. Sohpetlerinde demlendiğimiz öykülerin bize kırk badal yol aldırması dileğiyle...bu şehrin bir kırklar şehri olduğunu eski Tokat ve kalesinin çevresindeki sulu sokaklarında gezerken ve kırk badallarında göye doğru yükselirken, dostdoğru yolun sonun da ki şahsın işaret ettiği yerdeki kalenin sırrına ermek ve erenlerden Ahmet Yesevi'nin öğrencisi olan gıçgıç dedenin türbesini selamlamak bu şehri özel kılıyor. Viran olmuş evlerinden kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarına verilen değerden bu değerlere sahip çıkmaya çalışan insanlardan bunları kolaylıkla görebilirsiniz. Yani artık "yeni şeyler söylemek lazım cancağızım "dünya üzerinde insanlar bir direktir. Bu direkler üzerinde sevgiye ait bir not vardır. Bize düşen bu notu okumak ve yola devam etmek.
Ben böyle bir yolculuk içinde olduğumdan ötürü, sizlerin karşısında nacizane kendimi çok heyecanlı, şanslı çoşku dolu ve acemi hissediyorum.
Yaşam dediğimiz şu gök kuşağının renklerinden kendisine düşen rengin içinden dokunduğu sosyal, pskolojik, bilişsel ve fiziksel yapıları sorgulayan düşünen, dönüşüme uğratan kadınlarımız hayatımıza anlam katan öncülerimizdir. Kadınlarımızın tek bir amacı var. Nerede olursa olsun mutlu olmayı hak etmeleri, gerçek yaşam öyküleriyle buluşmak ve dönüşmek dileğiyle....selamlar sevgiler
10 Nisan 2016 Pazar
DOĞURAN MI ? BÜYÜTEN Mİ ?
"Yıllar önce şimdiki annemin yani teyzemin çocuğu olmamış,annem de üçüncü çocuğuna hamile,
-teyzem bacım bu çocuğu doğduktan sonra bana ver ben bakayım demiş
-.Annemde asla olmaz veremem demiş,doğum üzerine öz annem ölünce beni teyzem almış. İyiki teyzem ve eşi beni büyütmüşler ,iyiki benim annem teyzem olmuş çok mutluyum hiç bir şeyin eksikliğini hissetmedim şunumda olsun bunum da olsun diyebileceğim eksik bir şeyim olmadı.onları çok sevdim babam(teyzemin kocası )beni sık sık dayıma(öz babama )ziyarete götürürdü .ben herkesten sevgi aldım ama en çokta babamı sevdim.babam rahmetli olduktan sonra bir yanım boş kaldı.onu çok arıyorum,şu anda 80 yaşında annemle altlı üstlü oturuyoruz aynı apartmanda komşuyuz.babam iki sene oldu aramızdan ayrılalı .onu çok özlüyorum "derken gözlerinin dolması ona olan sevgisinin delili akan göz yaşları oluyor.
Bir süre sessizlik olduktan sonra "ilk evlatlık olduğumu bana lisede söylediler,çünkü o zaman beni nufusta üstlerine geçirdiler bende hiç annemi merak etmedim çünkü teyzem o açığı o kadar çok güzel kapatmıştı ki başka sevgiye başka arayışlara girmedim Allah razı olsun yine söylüyorum babamı çok seviyorum.kendimi çok sevgi dolu hissediyorum her şeyin özünde sevginin yattığını ve zorlukların sevgiyle aşılacağını düşünüyorum.benim için sevgi ,değer, babam ,annem ,çocuklarım, eşim"diyor.Teyzesinin kocasını öz babasından daha çok seven ve onun eksikliğini çok derinden hisseden yokluğundan büyük üzüntü duyan semra hanımın duyguları bana selvi boylum al yazmalımda ki sevgi neydi? Sevgi emekti değer vermekti .sözlerini hatırlattı.
Şimdide başka bir öyküye yol alalım...
Okumayı çok seven ve daha okula başlamadan önce öğretmen olacağına karar veren Aliye teyze ilk okula büyük bir sevinçle başlar ve beş yıl sonunda başarıyla ilk okul diplomasını aldığı gün diplomadaki isim dikkatini çeker ve koşarak eve gelir.Babacığım babacığım bak buraya senin adını yanlış yazmışlar der .Babasıda diplomayı eline alır ve "yanlışı düzeltiriz kızım der"ve o gün öğrenir evlatlık olduğunu onun üzerine babası Aliye teyzeyi nufusuna geçirir. Ve kızının okuması için elinden geleni yapan onun mutluluğu için her şeyi seferber eden bu güzel insanlar emeklerinin karşılığını öğretmen olan Aliye hanımın ağzından dökülen sözlerden duyabiliyoruz."ben çok şanslı bir insanım ne öğrendiysem annemden babamdan öğrendim ve bende faklı bir şey yapmadım sadece onlardan gördüklerimi uyguladım "diyen Aliye teyzenin mutluluğu ve onlara karşı duyduğu minnettarlığı gözlerinden okuyorum ve bugün 70 yaşında ,hala ayakta olan aktif gönüllü işlerle hayatın içinde olan bu koca yürekli kadına teşekkür edrim.
Vesile olan mı ? emek veren mi ?Aşık Veysel'in dediği gibi" iki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece"ilk kapı annemiz ,bu kapıdan gireriz dünyaya orada ağırlanırız misafir olarak bizden önce gelenler buraları öğrendiği için bize mihmandarlık yaparlar .Onların öncülüğünde bizde gidişatımıza yön veririz .Bu bazen bizim bilemediğimiz hesaplar ve elde olmayan sebebler nedeniyle bizi dünyaya getiren annenin elinden alınıp başka bir anneye emanet ediliriz .
Kendi içimizdeki güzelliklere erebilmemiz için bize bu yolda vesile olan doğuran maddi fiziksel doğumumuzun yanında manevi doğumumuzun inşasında bizi sevgiyle büyüten bizimle ilgilenen emanete bir çiçek misali bakıp narin saksılarda yetişmesine yardımcı olan sevgiyle sulayan ışıkla bilgiyle besleyen en sonunda çiçek açıp gül misali etrafına kokusunu yayan Semra hanımın ve Aliye teyzenin şahsında bu nadir özel insanların ellerinde büyüyüp emanetlerine iyi baktıkları için örnek oldukları için elleri öpülesi bu insanlardan almamız gereken dersleri umarım almışızdır.doğurmak marifet değil asıl marifet yaradan aşkına emek verip onu sevgiyle yetiştirmek."iyiki benim annem babam sizsiniz."Allah razı olsun dedirte bilmek .
5 Nisan 2016 Salı
EŞREF-İ MAHLUKAT
Şeref verdin hanemize
Sevinçle ve özlemle beklediğimiz bu güzelliği ,
Büyüyünce neden ötekileştirir insan.
Oysa ki onun elindemi ülkesini seçmek?
Annesini babasını dinini dilini ırkkını cinsiyetini seçmek.
Sadece o dünyaya gelmeyi seçti insan gibi yaşamak ,
Kendi kendine şahit olabilmek için.
Aylardan Nisan
Herşey yeşerdi baş verdi lisan
Eşrefi malukat olan insan davranışıydı ihsan.
Dünya köylüsü
30 Mart 2016 Çarşamba
NEY'sen O' Sun
Gülün kendisini görmesende kokusundan bilirsin varlığını
Ihlamur ,leylak,iğde,akasya...
Neysen osun ,
Testi içindekini dışarıya sızdırır,
İnsan oğluda ya iyidir yada kötü
Erik ağacından elma beklemezsin
Bilirsinki o erik ağacıdır,
Ama insan iradesiyle neyi beslerse onun meyvesini verir.
Sen sen ol sakın kimseye meyletme
Meyletmekten kasıt benzeme
Sen kendin ol al bütün öğretileri
Geçir süzgecinden ,at fazlalıkları
Çekil aradan sana kalsın yaradan
Herkes kendi hayatının başrolünü oynuyor
Sakın kimseye baş rolünü kaptırma .
Son gününde son sözün selam olsun.
Keşke dememek için fırsat varken
Değerlendir zamanını ve kendini
Selam olsun bütün bu karanlıklardan
Aydınlığa yol alanlara....
"Kamış ses verince ney oldum sanır,
İp gerilince yay oldum sanır
Aptal ata binince bey oldum sanır"
Dünya köylüsü
23 Mart 2016 Çarşamba
ŞANI YÜCE HOCA' içimizden biri
Konferansın başlamasına kırkbeş dak var benim gibi erken gelen yasemin hanımla tanışıp sohpet etmeye başladık.yanında dördüncü sınıfa giden oğlu selimle beraber bilimden gelecekten ve ışığın parcalanmasından söz ederken nekadar geri kaldığımı farkettim zamane çocuklarından.zaman nasıl geçti anlamadım proğramın başlama anonsu yapıldı hocam çıktı sahneye bir kaç kişiye takıldıktan sonra başladı anlatmaya çocukluğundan evliliğine babalığından öğretmenliğine ve en son format atılmış haliyle kendisini anlattı.anlattığı hikayeler çok tanıdık içten annende babanda kardeşinde eşinde bazende kendinden bir parçaya şahitlik etmenin verdiği içtenlikle işte ben diyebildiğimiz eksik yönlerimizi görüp komik yerlerde bastık kahkahayı kapıp koyverdik bütün duyguları bazende okadar duygulandık ki gözyaşlarımıza hakim olamadık boğazım boğum boğum oldu nefes alamadım.insanın pişmesi bu olsa gerek bütün yaşadıklarını önüne serip kendisiyle yüzleşip sıradan birisi olduğunu fark edip yaşadıklarından ders çıkartıp aldığı eğitimlerle kendisinin eksiğini tamamlayıp hayatın önüne çıkarttığı engelleri aşa bilmeyi öğrenmek problemlere çözüm üretecek kapasiteye erişmek insanın olgunlaştığının ibaresi sanırım.Anadolunun bir köyünde dünyaya gelip aldığı öğretilerle insanın iki tanrısının olduğunu açıklayan ve biz kendimizi fark edene kadar bu tanrıların kölesi olduğumuzu vurgulayan hocama canı yürekten katılıyorum.bunların birincisi Allah inancı ikincisi elalem neder tanrısı biz ikincisinin kölesi olarak kırk yıl yaşar fark ettikten sonra Allahın köleliğine döner iman eder ve özgürleşiriz.işte ozaman "sen hiç kendini yaşadın mı " sorusunu kendine sorar ve bundan sonra içinden gelen sese kulak verir "yüreğini yaşa " sözcüklerinin altını çizer ve o doğrultuda kendini yönlendirirsin. Teşekkürler hocam sevgiyi bu kadar güzel bu kadar yalın anlattığınız için yüreğimize dokunup bizi bize hatırlattığınız için sevgi okyanusunda bize yüzmeyi öğrettiğiniz için kızınızın dediği gibi "baba karnımızı mı doyuracaksın ama bizim burası kalbimiz aç onu doyur baba "dediği gibi açlığımızı doyurduğunuz için teşekkürler ne güzel yaratmış sizi yaratan binlerce kez hamd olsun yaradana .yüce bilgilerinizle şanımıza şan katan her anımızla hayatımızı kapak yapan kaya gibi dik duran bu koca yürekli adama sevgiler...
Tokat'ta eğitim baharı adı altında hanemize hoşgeldiniz baharı getirdiniz yüreklerdeki kiri pası temizleyip bahar temizliği yaptığınız için yürek ısıtan ufuk açan başarıya götüren huzur ve ilham veren yüreğinizden yüreklere atılan sevgi tohumlarının dünya köylülerinin bahçıvanları eliyle yeşertilmesi fidana dönmesi fidanların ağaca ağaçların ormana dönmesi ve meyve verip tekrar tohumun toprağa ekilmesi dileğiyle ...