16 Ağustos 2024 Cuma

ÇOCUKLARIMIZ

 ÇOCUK YALNIZ OYNAMAZ…


Geleneksel toplumda huzurlu ve mutlu bir aile ortamında büyüyen çocuk, önce annesinin ninni ve masalı, sonra babasının fıkra ve şakaları, ardından daha yaşlı aile büyüklerinin kıssa, efsane ve hikâyeleriyle sevgiyi, saygıyı, erdemi, görgüyü ve nihayet onu hayat boyu yalnız bırakmayacak olan bir kültürel birikimin parçası olmayı öğrenir. 


Böyle bir kültürel ortamda geleneksel çocuk oyunları doğal olarak akranla, arkadaşla, ablayla, ağabeyle bir araya gelinerek oynanır. Üç taş, beş taş dokuz taş, on iki taş; saklambaç, saklanpetek, körebe, arakesti; kale, dalya, istop, çelik-çomak; göçürme, kuyu, ceviz, misket gibi yüzlerce geleneksel oyun için en az iki, ortalama sekiz-on kişinin fiziken bir araya gelmesi gerekir.


Böyle bir ortamda çocukların birbirlerini oyuna daveti bile oyun içinde oyundur, eğlencedir: “… papucu yarım; çık dışarıya oynayalım” tekerlemesiyle adını duyan çocuk sokağa koşar. Oyunun biçimine göre kurulması gereken takımlar, eş seçmeler hep bir tartışma, çözüm arama, uzlaşma ve çoğu zaman bir oyun kuralına dönüşen sayışmaca ile gerçekleşir. İlk önce hangi grubun oyuna başlayacağı da ayaklama, adımlama, kur’a çekme, seçilen bir sınamada üstün gelme gibi bir takım yarışmalarla belirlenir ki bunda da herkes mutabıktır. Bütün bunlara razı olup da yenilince oyunbozanlık yapanın, mızıkçılık edenin, zıllıyanın “papucu dama atılır” yani uslanıncaya kadar gelecek oyunlarda adı söylenerek “çık dışarıya oynayalım” daveti yapılmaz. 


Oyunda lider olmak, ebe olmak, yenmek, yenilmek, düşmek, kalkmak, bir grubun mensubu olmak, kazanma stratejileri geliştirmek, kazanana hakkını teslim etmek, kaybedince üzülmek gibi pek çok duygu, durum, davranış ve sonuç tam bir eğitimdir ve bütün bu olaylar ve süreçler çocuğu gerçek hayata hazırlar.


Çocuk daha üç beş yaşında akranlarıyla başlayan oyun çağından itibaren bir grubun mensubu olmanın hazzını duyar, birileriyle kader birliği yapmayı öğrenir, arkadaşlarıyla tekrarladığı zihinsel ve bedensel hareketlerle yalnızlık kaynaklı travmalardan korunur. Böylesi ortamlarda büyüyen çocuklar ne depresyon, ne depresyon ilacı bilir; ne de yeni yeni duymaya başladığımız adları afili bir takım tuhaf hastalıklara yakalanır.


Paldır kültür kentleşmelerin sonucu olan apartman, blok, rezidans kültürü içine doğan; sokağı ve sokak arkadaşlığını ve sokak oyunlarını tanımayan İnternet çağı çocukları, ne yazık ki  her şeyden önce yalnızlığı tanıdı. Bu yalnızlığı da diğer yalnız çocuklarla sanal ortamlarda paylaştı. Başka bir dünya tanımayan, aile içinde muhakemeli bir kültür ortamında büyüyemeyen bu çocuklar depresyonu, obeziteyi, sevgisizliği, paylaşamamayı ve nefreti öğrendi.


Bir dönem toplum analizcileri, kadına yönelik cinayetlerin şehirdekilerini görmezden gelerek, kırsaldaki kadın cinayetlerini  “töre cinayeti” diye adlandırarak ve suçu geleneğe atarak durumu izaha çalıştılar. Ancak zamanla pek çok kadın cinayetinin şehirlerde ve “töre” dışı bağlamlarda işlendiği görülünce “batsın bu töre” söylemleri yetersiz, bu yöndeki teşhisler geçersiz kalmıştı. Şimdi de muhakemeli kültür ortamlarında, akranla, oyunla, sevgiyle büyütülemeyen yalnız çocukların kendilerine ve çevrelerine vermekte oldukları dehşetengiz zararları izah etmek için uzaktan teşhisler konmaktadır. Unutmayalım ki “töre cinayeti” adı, toplum analizcileri için aşağılayıcı veya küçümseyici gibi görünse de katiller bu adlandırmadan kuvvet bularak hâkim karşısına “namusumu temizledim” diye çıktılar. 


Velev ki çevrelerine öldürme kastıyla zarar veren bu çocuklar bireysel anlamda psikiyatri uzmanlarının koyduğu teşhise göre hasta olmuş olsunlar, bu çocuklar bu hastalığa nasıl yakalanıyorlar sorusunun cevabını aramak ve tıbbın diliyle söylenecek olursa “önleyici ve koruyucu hekimlik” yapmak gerekmektedir. Bu da aile, sokak ve okul üçgeninde çocukları geleneğin başardığı şekilde sosyal hayata hazırlamakla mümkün olabilir. Öncelikle ve acil olarak çocukları İnternet bağımlılığından ve zararlı içeriklerden, madde kullanımından ve bağımlılığından, yalnızlık duygusundan, obeziteden, sevgisizlikten koruyarak işe başlanmalıdır. Bunun için aile büyükleri onlarla konuşmalı, dertleşmeli, oyunlar oynamalı, sokakta arkadaşları ile oynamalarını sağlamalı, sofraya birlikte oturmalı, yemekleri sohbet ede ede birlikte yemeli, misafirliğe birlikte gitmeli, misafirleri birlikte ağırlamalı, sorularından veya yaramazlıklarından sıkılında “haydi odana” diye baştan savmamalı, kültür aktarımına özen göstermeli ve iyi anılar biriktirmelerine fırsatlar yaratmalıdır. 


Bütün bunlarsız büyüyen çocuklar ailelerine, çevrelerine, topluma sevgi duymayabilir; yabancılaşabilir. İçine düştükleri bu sevgisizlik, yabancılaşma ve yalnızlık sarmalı içindeki bu çocuklar bir gün bir şekilde “ben buradayım” diyeceklerdir. Düşünülmesi bile korkunç olsa da varsayımsal olarak bu haykırışın çığlığa dönüşmesi ve her evden yükselmesi insanlığın felaketi olacaktır.


Eskiden muhakemeli kültür ortamında büyüyen ancak payına acı, keder veya yoksulluk düşen çocuklar biraz serpilip büyüyünce “ben doğarken ölmüşüm”, “batsın bu dünya”, “giderim bu diyardan” diye sözle ve sanatla ailelerine, çevrelerine veya topluma sitem ederlerdi. Şimdi muhakemesizlik kültüründe ve İnternet ortamlarında öğrendikleri seri cinayet oyunlarıyla büyüyen çocuklar ailelerine, çevrelerine, toplumlarına ve nihayet insanlığa sitemlerini sanatla, müzikle veya taşıt arkalarına yazdıkları veciz söylerle anlatmıyorlar; onlar artık öldürücü ve yok edici silahlarla başka bir dil kullanıyorlar. 


Onların yaptıkları korkunç eylemleri bireysel düzleminde ve sonuç ekseninde hekimler bir takım hastalık adlarıyla tanımlayabilirler. Ancak muhakemesizlik girdabında ve paldır kültür kentleşmeler çağında neyin ihmal edildiği, neyin yanlış yapıldığı önce insanlık âlemi sonra da sosyal bilimciler ve özellikle kültür bilimciler tarafından yeniden düşünülmeli ve tabii sorumlular da özeleştiri vermelidir.

Oğuz Öcal 

DUA

 YAŞLILARIN DUASINI ALIN GENÇLER... 

Herkes uzun yaşamak ister ama kimse yaşlanmak istemez diye bir söz var. Ne kadar doğru öyle değil mi? Uzun yaşama hayalleri kuruyoruz hepimiz ama nedense yaşlılara gereken özeni göstermiyoruz. Sanki hiç yaşlanmayacak gibi hareket ediyoruz. Ömrümüz varsa tabi. 

Yaşlılarla ilgili konuları sık sık ele alıyorum, yeniden almak istedim. Madeni cevher diyorum ben yaşlı insanlara. Her anlamda hepsi birer cevherler çünkü. Yaşanmışlıkları ile tecrübeleri ile hayattan aldıkları darbeleri ile yenilmeyişleri ile mücadeleleri ile. 

Eli öpülesi insanlar yaşlılar. Bizim çocukluk dönemimizin yaşlılarını hatırlıyorum. Son dönemin popüler kelimesi “Organiği” onlar için kesinlikle kıllanabilirim. O kadar saf o kadar bozulmamış o kadar tertemizdi ki o insanlar. Rahmetli anneannemi hatırlıyorum. Yaptığı yardımı sağda solda asla anlatmazdı. Ben üniversiteye giderken bana da çok yardım etmiştir. O kadar ince düşünceli davranırdı ki… Bana her harçlık verdiğinde kimseye göstermeden gizli gizli elime tutuştururdu. Hayran kalırdım o ince ruhuna.

Sanayide bir Ali amcamız vardı. “Senin düğününde kırk kova su taşıyacağım” derdi bana. Eskiden düğünlerde su olmazmış su çok kıymetliymiş. Su taşırlarmış kova kova düğünlerde. Ali amca da o kadar güzel bir samimiyetle söylerdi ki…

Geçen yaşlı bir teyzeyi ameliyat ettim. Durumu hakikaten çok ciddiydi, hayati tehlikesi vardı, şuuru yoktu. Kurtuldu çok şükür. Damadı çok güzel bir şey söyledi:” Annelerin duası bize yeter hocam” dedi. Ana, baba, yaşlı duası almak o kadar önemli ki… Tabi bu duayı almak yaşlıya saygı duymaktan geçer. 

Rahmetli babam bana “Nerede büyük görürsen elini öp, duasını al” derdi. Şimdi ben de çocuklarıma aynı şeyi söylüyorum. Ben rahmetli babamın, anamın, dedemin, dayımın, anneannemin dualarını aldım siz de benim dualarımı alın diyorum. Annemin yoğun bakımda konuşamazken nasıl ellerini havaya kaldırıp bana dua ettiğini anlatıyorum çocuklara. 

Biz Türk milleti olarak ataerkil bir toplumuz. Anamıza babamıza çok düşkünüz. Durum günümüzde değişiyor artık gençler özgürlükçülüğü anneden babadan uzak olmak sanıyor ama öyle değil. Ben kocaman olmuştum ama anneannem ne zaman gelse yanıma, kucağına uzanır saçımı kaşıtırdım. Rahmetli dedemi ne zaman görsem bize dua etmesini isterdim. Şimdi nerede yaşlı görsem gönlünü hoş edip duasını almak için çabalıyorum. Çünkü duanın gücüne çok inanıyorum özellikle de yaşlıların dualarının kabul olduğuna inanıyorum. O yüzden hep ameliyatlardan önce “dualarınızı eksik etmeyin” diyorum. 

Gençlere de bu anlamda daha duyarlı olmalarını tavsiye ediyorum. Görmezden gelmeyin yaşlıları. Özellikle sokakta, toplu taşıma aracında ya da bir banka kuyruğunda. Varsın yerinizi verin, sıranızı verin… Emin olun alacağın bir hayır, dua hayatınızı değiştirebilir. 

Öğrenciyken toplu taşıma araçlarını çok kullandım. Otobüste yaşlı ya da çocuklu birini görsem asla oturamazdım, utanırdım. Hemen yer verirdim. Şimdi bakıyorum toplu taşıma araçlarında kimsenin umurunda değil yaşlısı, hastası, çocuklusu… Herkes havaya bakıyor, elindeki telefonla oynuyor, uyuyor taklidi yapıyor, görmezlikten geliyor… Artık büyük küçük diye bir şey kalmamış.

Oysa andımızda ne diyordu?

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

İlkelerimizi, ülkümüzü, gelenek ve göreneklerimizi her daim hatırlamamız ve bir an önce fabrika ayarlarımıza geri dönmemiz umudu ile kalın sağlıcakla…

Prof Dr. Yusuf Kalko

DiL YOZLAŞMASI

 Dilimizin Yabancılaşması 

Batı Kavramlarını Benimseyip Doğu Kavramlarına Düşman Olmanın Tarihî ve Kültürel Arka Planı"

Diller, toplumsal ve kültürel dinamiklerin en belirgin yansımalarından biridir. Toplumlar, dil yoluyla kimliklerini inşa eder, korur ve geleceğe taşır. Bu nedenle, bir dilin içeriği, yalnızca o toplumun geçmişi hakkında bilgi vermekle kalmaz; aynı zamanda mevcut kültürel tercihlerini ve kimlik algısını da ortaya koyar. Türkiye'de dilin yabancı kökenli kelimelerden arındırılması üzerine yapılan tartışmalar, bu bağlamda oldukça dikkat çekicidir. Ancak, dilimize yerleşmiş Latin kökenli kelimelere hoşgörü gösterilirken, Arapça ve Farsça kökenli kelimelere düşmanlık beslenmesi, bu sürecin çelişkili bir tarafını gözler önüne seriyor.

Batı kökenli kavramlar dilimize nüfuz ederken, neden Doğu kökenli kavramlar dışlanıyor? Bu sorunun cevabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Türkiye’de gerçekleştirilen modernleşme hareketlerinde gizlidir. Osmanlı döneminde dilimiz, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerle oldukça zenginleşmişti. Ancak Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte başlatılan dil devrimi, Batı’ya yönelmenin bir simgesi haline geldi. Bu bağlamda, Türk dilini Arapça ve Farsça kökenli kelimelerden arındırma çabası, sadece bir dil reformu olarak değil, aynı zamanda Batı’ya yönelme ve Doğu’dan kopma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında dil reformları, Latin alfabesine geçiş ve Osmanlıcanın sadeleştirilmesi gibi uygulamalarla hız kazandı. Bu süreçte, özellikle Arapça ve Farsça kökenli kelimeler dilimizden çıkarılmaya çalışıldı. Ancak aynı zamanda Batı kökenli kavramlar dilimize büyük bir hızla girdi ve kabul gördü. Bu durum, aslında sadece dilde değil, zihin dünyasında da bir yabancılaşmanın göstergesiydi. Dil devrimini gerçekleştirenler, Batı’yı modernitenin ve ilerlemenin sembolü olarak görmüşlerdi. Bu nedenle, Batı kökenli kavramlar kabul edilirken, Doğu kökenli kavramlar modernliğe engel olarak algılandı.

Ancak bu süreç, ciddi bir kültürel çelişki doğurdu. Türkiye’deki dil politikaları, Batı kökenli kelimeleri "yerli" olarak kabul ederken, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri yabancı addedip dışlamayı tercih etti. Bu tutum, bir yandan Osmanlı mirasına karşı bir tavır alırken, diğer yandan Batı hayranlığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bir toplumun dilini zenginleştiren etkileşimler, bir yandan dışlanırken diğer yandan kucaklandı; bu da dilimizin zenginliğini kaybetmesine neden oldu.

Örneğin, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan "antrepo", "antre", "garderop", "manifesto", "blanço" gibi kelimeler, köken olarak Latin dillerinden gelmekte ve günlük yaşamımızda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ancak, bu kelimelere karşı bir tepki gösterilmezken, dilimizde yüzyıllardır var olan ve kültürümüzle iç içe geçmiş Arapça ve Farsça kelimelere karşı gösterilen düşmanlık, dildeki yabancılaşmanın boyutlarını ortaya koyuyor.


Dil reformları, bir ulusun kimliğini ve bağımsızlığını yeniden inşa etme çabası olarak değerlendirilebilir. Ancak, bu çaba, bir yönüyle dilin ve kültürün kendi iç dinamiklerini göz ardı ederek, dışlayıcı bir şekilde yürütüldü. Bu dışlayıcı tavır, toplumda köklü bir kültürel ve dilsel kopuşa yol açtı. Batı’ya öykünme ve Doğu’dan uzaklaşma arzusu, dilimizdeki zenginliği azaltırken, aynı zamanda kültürel kimliğimizi de zayıflattı.

Dilimize yabancı kelimelerin girişini ve bu kelimelere karşı tutumumuzu anlamak için, bu kelimelerin hangi sosyal ve kültürel koşullarda benimsendiğine de bakmak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde dilimize giren Arapça ve Farsça kelimeler, çoğunlukla İslami kültürün ve medeniyetin bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bu kelimeler, dilimize bir zenginlik katarken, aynı zamanda bir kimlik inşası sürecine de hizmet etmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde bu kelimelere karşı takınılan tavır, İslam medeniyetinden kopma isteğinin bir yansıması olarak görülmelidir.

Öte yandan, Batı kökenli kelimelerin benimsenmesi, Batı'nın bilim, teknoloji ve kültürel üstünlüğüne duyulan hayranlıkla açıklanabilir. Bu kelimeler, modernleşmenin ve ilerlemenin sembolü olarak algılanmış ve dolayısıyla dilimize hızlı bir şekilde entegre edilmiştir. Ancak bu entegrasyon, dildeki zenginliğin tek taraflı bir şekilde gelişmesine yol açmış ve dilin doğuştan sahip olduğu çeşitlilik kaybolmuştur.


Bahadır Hataylı/17.08.2024/04.10/SANCAKTEPE/İST

2 Temmuz 2024 Salı

EN BÜYÜK MAKAM ANNEANNE

              Hoşgeldin hoşgeldin hoşgeldin DÜNYA’M. Dukuz aylık uzun yollardan gelen, heyecanla doğumunu beklediğimiz, gelişiyle varlığımıza değer katan, türlü türlü sıfatlar ekleyen, hayata bakışımızı değiştiren, kırk günlük bu süreçte hayatımızda çağ kapatıp çağ açan canım torunum DÜNYAM bebeğim hoşgeldin. 

             Bugün sizlerle kırk günlük bir anneanne olarak yaşadığım ve hissettiğim duyguları paylaşmak istiyorum. Bu dünyaya gelişimizden itibaren son nefesimize kadar bir yolculuğun içinde ilerlerken yaşımız gereği yeni eklenen sıfatlarla çoğalarak büyüyoruz. 

              Bir kadının en yüce görevi anne olmak. Yaradandan sonra yaratıcı olmak hali, Allah kadınlara verdiği rahim sıfatıyla kadının yaratıcı gücüne dikkat çekerken, anne olmanın mutluluğunu yaşayan kızımın sayesinde bende hayatımda alabileceğim en yüce sıfat ANNEANNElik makamına terfi  ettim. Kırk gündür bu makamda olmanın onurunu gururunu yaşatan kıymetli torunumun bugün kırkı çıktı. İlk tek ve biricik torunum DÜNYA’m beni büyüttü. ANNEANNElik  makamı dünyanın en güzel sıfatı. Ağrısız sancısız sonsuz saf sevginin konsantre olmuş haliyle yeniden doğuyor ve gençleşiyorsunuz diyebilirim. Bu yeni durumu böyle özetleye bilirim. Allahın yanından gelen en son misafirimiz Torunumun kokusu cennet, sesi, güzelliği, ağlaması gülmesi, bakışı, özenle yaratılmış varlığı ve sevgisi herkese yetecek kadar sevinç ve mutluluk dağıtıyor. Çok şükür. 

                 25 yıldır gözümün bebeği olan kızıma gelişiyle annelik sıfatını veren torunum,  anne kızın birbirini daha iyi anlamasına yol açtığı için çağ kapayıp çağ açan bir bebek olarak ilk icraatını yapıyor. DÜNYA BEBEĞİN gecesini gündüzünü aydınlatan annesi güneş misali hep yanında. Merkezde DÜNYA  olunca tüm dünya onun çevresinde dönüyor. İlk gördüğümde hissettiğim duyguyu anlatamam, yaşanması gereken bir durum. Çok güzel, çok güzel, çok güzel bir an. Sağlıklı sıhatli bir süreçle sonuçlanan lohusalık dönemi çok şükür iyi geçti. Anne sütüyle beslenen bebek mutlu, anne mutlu, biz çok mutluyuz. Birbirlerine çok güzel alıştılar. Evli mutlu çocuklu olmanın güzelliğini yaşayan kızımın yuvasındaki huzura şahitlik etmenin sevincini yaşıyoruz bizde. 

Torunumla göz göze konuşuyorum. Kucağımda kollarımın arasında bana derin ve manalı bakan bir çift gözle yüreğinden geldiği gibi konuşmak ve anlıyormuş gibi pür dikkat beni dinlemesi adam olacak çocuğun ilk göstergesi olabilir diye düşünüyorum. İlk ninnimi kulağına usulca fısıldıyorum. 

E bebeğim eee…

 Uyusunda büyüsün Ay Bala’m benim ninni 

Uyansında kendini bilsin  DÜNYAM benim ninni 

Bu köyde yetişen adama şahit olacaksın Ay balam 

Sevgiyle büyüsün insanoğlu DÜNYAM benim ninni. 


Sezen Aksu’nun ninnisiyle devam edeyim sözlerime 

Bebeğim hadi hoşgeldin

Bak ben nasıl yenilendim

Sana anne sözü bu dünya 

İyi biryer olacak illa

Uyusunda  büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün yavru canım

Okusunda büyüsün 

Aydınlığa yürüsün 

İyi insan olsun yavrucağım.

Yemyeşil koca bir orman

Şırıl şırıl akan ırmaklar

Toprak ana beşiğimiz 

Biz bütünüz biz biriz. 

Uyusun da büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün yavru canım. 

Tut kuzum filin elinden

Çiçeği böceği öpüp kokla

Bak bi de köpeğin gözünden

Dinle gör okuyup anla 

Uyusun da büyüsün 

Tıpış tıpış yürüsün 

Daima yüzü gülsün Yavru canım. 

Okusun da büyüsün 

Aydınlığa yürüsün

İyi insan olsun, Daima yüzün gülsün DÜNYAM. 

Seni bize veren Allah’ıma binlerce kez hamd ederim. 

Bir teşekkürde DÜNYA’mı  doğuran canım kızım dünyanın en güzel annesi YASEMİNİME ve babasına çok çok teşekkür ederim. 

Yaşım dedi durul, gönlüm dedi coş,

Yaşım dedi dinlen, gönlüm dedi koş...

Yaşım dedi yeter artık pes, Gönlüm dedi gez...

Yaşımla gönlümü edemedim eş,

biri 15...Biri 55. 

Gelişiyle beni büyüten ve ANNEANNELİK MAKAMINA yükselten, 

Gülümseyen huzur veren  saf minik bir çocuğun yanında çocuklaşan yüreğimle, fiziki yaşım bir anneanne olmasına rağmen hiç bitmeyen bir mavi

sonsuz, sınırsız ve masum, uçsuz bucaksız  masmavi sevgilerin içinde büyüyen yaşım hep çocuk...

Birlikte büyümek için hazırım…

Çocukların iyi yetişmesi, sağlıklı,  huzurlu 

ve mutlu olabilmesi için bizlere düşen görevleri severek yapmaya biz gönüllüyüz bebeğim. Hoşgeldin hoşgeldin dünyamıza DÜNYAM. Nice kırklara, kırk yıllara mutlu sağlıklı huzurlu ilim ve bilimin ışığında aydınlanan yarınların, hak yolunda yürüyen adaletli bir dünyada sevgi ile yaşayacağımız güzel günlerimiz için iyiki benim torunum oldun, hoşgeldin meleğim. Senii çokk çokk seviyoruzz. Dünyanın masalını yeniden yazacağız hep birlikte…

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Anneannen

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 

1 Temmuz 2024 Pazartesi

Kilim Motifleri

 Kızılderili ve Türk kilimlerindeki ortak motifler, Mehmet Yardımcı


Kızılderili ve Türk kilimlerinde ortaklığı en çok görülen; yıldız, akrep, bereket, eli belinde, koç ve hayat ağacı motifleri Türk kadınının, evine bağlılığını, sadakatini, yuvasının korunmasını ve ailede kendinin önemli bir varlık olduğunu anlatan motiflerdir. Yıldız motifi, Türk halılarında üretkenliği temsil eder. Yıldız motifini dokuyan kadın, üretkenim çocuklarım var güçlü ve gururluyum demektedir.  


Kızılderili ve Türk kilimlerinde çokça kullanılan "eli belinde" ve "koç boynuzu" motifleri bir erkek ve bir kadını belirtir. Bereket deseni, dişiyi gösteren iki adet "eli belinde" motifi ve erkeği gösteren iki adet "koç boynuzu" motifinden oluşur. Kompozisyonun ortasındaki göz motifi, aileyi kem gözlere karşı koruması için kullanılmıştır. Eli belinde motifi dişiliğin simgesidir. Sadece analık ve doğurganlığı değil, aynı zamanda uğur, bereket, kısmet, mutluluk ve neşeyi de sembolize eder. Bu nedenle en çok kullanılan ve önemsenen bir motiftir. Türk kilimlerinde yaygın olarak kullanılan hayat ağacı motifi, sonsuzluğun sembolüdür. Bu motif, ölümsüzlüğü araştırmanın ve ölümden sonra yaşam olduğu umudunun bir nişanıdır. Ağaç, Türkler arasında kutsal sayılan bitkilerdendir. Hayat ağacı, güç, kuvvetine inanılan aslan, kartal gibi hayvanlar tarafından korunurken tasvir edilir. 


İnanışa göre, hayat ağacı sürekli gelişen, cennete yükselen hayatın dikey sembolizmini oluşturur. Geniş anlamda sürekli gelişim ve değişim gösteren evreni sembolize eder. Evrenin üç elementini; toprağın derinliğine inen kökleriyle yeraltını, alt dalları ve gövdesiyle gökyüzünü, ışığa yükselen üst dallarıyla cenneti birleştirir. Yeryüzü ve cennet arasındaki iletişimi sağlar. 


Nazarlık motifi, belli özeliklere sahip kimselerde bulunduğuna inanılan; insanlara, hayvanlara, eve zarar veren bakışlardan ve nazardan korunması için dokunur. 


Osman Nedim Tuna, Türklerle Kızılderililerin dil ve akrabalığına dayanan uzantısı ile uğraşıyorum demiş ve önceki ilişkilerden söz açmıştı.  


Çok sık yaptığımız akşam sohbetlerimizde Asya uygarlığını yaratan Türkler ile Amerika kıtasındaki Maya ve Aztek uygarlıkları arasında sembollerle başlayan benzerliğin de önemini vurgulayan Osman Nedim Tuna''nın, bütün Altay Türkleri gibi Kızılderililerin birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap etmelerini şaşırtıcı buluşu, semboller, dil ve gelenekler açısından çok ciddi benzerlikler olduğuna dikkat çekişi, Türkler tarafından icat edildiği bilinen 12 hayvanlı Türk takviminin Mayalarca da kullanılmış olması, eskilere dayanan bir kültür bağının işaretidir demesi de oldukça önem arz etmektedir. 


Osman Nedim Tuna, Kızılderililerin, bugünkü Sibirya''dan Kuzey Amerika''ya geçen iki göçmen grubunun çocukları olduğu yolundaki görüşlere de yer vermiş, buraya gerek Sibirya''dan, gerek Güney Anadolu''dan gelen kabilelerin buradaki yerli halkla evlilikleri sonucu doğan yakınlık, bir nevi akrabalıktır. Bu akrabalık ırki bir akrabalık değildir. Tıpkı Almanya''ya giden işçilerimizin Alman kızlarla evlenip kurdukları aile bütünlüğü gibidir, görüşüne sahipti. Kızılderili dilinde kullanılan Türkçe sözcükler, bazı Türk gelenek ve göreneklerin benimsenilip kullanılmış olması da Kültür emperyalizmine dayanmaktadır.  


İnsanoğlunun yüzyıllardan beridir her fırsatta kendinden bir iz bırakma isteği olduğunu, bunu kimi zaman mağara duvarına, kimi zaman taşa, kimi zaman da kilime aktardığını vurgulayan Tuna, kültürümüzün Kızılderili kültürüne etkisini dile getirişi, dildeki benzerlikleri işareti ile bazı dil ve halkbilimcilerin dikkatlerini Kızılderili dil ve kültürüne çevirmelerine vesile olarak önemli bir kazanım sağlamıştır.

26 Haziran 2024 Çarşamba

105. Yılında Tokat

 Kuruluştan Kurtuluşa 

ATATÜRK’ÜN TOKAT’A TEFRİŞLERİNİN 105. YILI 


Bu yıl Atatürk’ün Tokat’a teşriflerinin 105. yılı. Bu önemli gün yine Tokat’ta çeşitli etkinlikler, konuşmalar, törenler ile anılacak ve tekrar yaşatılacaktır.


19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Millî Mücadele Hareketi Mustafa Kemal Paşa’nın 12 Haziran 1919’da Amasya’ya gelmesi ve 22 Haziran 1919’da Amasya Tamimi’ni yayımlaması ile hız kazanmıştır. 26 / 27 Haziran 1919’da Amasya’dan Tokat’a geçen Mustafa Kemal Paşa şehrin ileri gelenleri ile toplantılar yaparak memleketin genel durumu hakkında bilgi verdikten sonra Millî Mücadele için Tokatlıların tam desteğini alarak Sivas’a geçmiştir. 28 Haziran 1919’da Sivas’tan Erzurum’a hareket etmiş ve 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a ulaşmıştır. 23 Temmuz 1919’da Erzurum’da toplanan kongre 7 Ağustos 1919’da sona ermiştir.


Atatürk’ün Tokat’a teşrifinin 105. yılı çeşitli etkinlikler, konuşmalar ile anılıp resmî törenler yapılacak… Peki 106. yılına kadar unutulup gidilecek mi?… Her yıl aynı şekilde bir gün anılacak 364 gün unutulacak mı?…


Sormak lazım, evet ama neden? Sadece Tokat değil, Samsun Amasya, Sivas, Erzurum… Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki ilk rotasında bu şehirlerin sıralanması yalnız bir tesadüften mi ibaretti?


Bu yazımızda bunun cevabını bulmaya çalışacağız ve tarihimizin sayfalarında biraz gezineceğiz.


Millî Mücadele’nin ilk büyük kongresinin toplandığı Erzurum’daki Pasinler Ovası; 18 Eylül 1049 Cumartesi günü Anadolu’da Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na karşı yaptıkları akınlarda Selçukluların (Türklerin) ilk önemli zaferlerini kazandıkları yerdir.


Pasinler Zaferi’nden sonra, Selçuklular 1073 yılına kadar Kayseri, Malatya, Zamantı, Elbistan, Bayburt, Develi, Sivas, Tokat, Amasya, Ordu, Samsun, Çorum, Bolu ve Ankara’yı fethetmiştir. Doğudan Batıya Anadolu’nun Türkleşmesinde ana yollardan biri coğrafi olarak Kelkit Vadisi ve Yeşilırmak Havzası olmuştur. Bu bölge ilk olarak Danişmendli Beyliği’nin sınırları içerisinde kalmıştır. Danişmendlilerin ardından Selçuklu egemenliği döneminde de bölge, Danişmendiye Vilayeti olarak anılmıştır. Anadolu’da Türk egemenliğinin en erken başladığı yerlerden birisi olan Danişmendli bölgesi aynı zamanda 1919 senesine gelindiğinde Kurtuluş ateşinin yakıldığı yer de olmuştur. Bugünü anlamak ancak tarihimizi iyi bilmekle mümkün olur. O yüzden tarihimizin sayfalarında biraz gezineceğiz.


Bugün Türkiye’de yaşayan Türklerin ataları Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kuran Oğuz Türkleridir. Oğuz Türkleri, Selçuklu Hanedanı yönetiminde, 23 Mayıs 1040 yılında Dandanakan Meydan Muharebesi’nde Gaznelileri yenerek istiklaline kavuşmuştur. Selçuklu Hanedanı’nın idaresindeki Oğuz Türkleri, 1049 yılında Erzurum Pasinler Ovası’nda Doğu Roma’ya (Bizans) karşı yapılan akınlarda ilk önemli zaferi kazandı. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Anadolu’da yerleşmeye dayalı kesin fetih hareketi ve zaferi ile Doğu Roma’yı yenerek Anadolu’yu yeni bir Türk Yurdu yaptı.


Bazı ders kitapları Türkiye’de kurulan Türk devletlerinin başlangıcını Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı 26 Ağustos 1071 tarihi olarak göstermektedir. Bu düşünce kısmen doğru, kısmen de yanlıştır. Doğrudur çünkü bu savaştan sonra Anadolu’da Türk egemenliği kesinleşmiştir. Yanlıştır çünkü Malazgirt Savaşı çoktan kurulmuş kuvvetli bir devletin diğer bir kuvvetli devleti yenmesinden başka bir şey değildir. Bu devlet Selçuklu Devleti’dir ve Selçuklu Devleti’nin kuruluşu 1040 senesinde kesinleşmiştir. 1040’taki Dandanakan Savaşı Selçuklu Hanedanı’nın idaresindeki Türklerin, Gaznelileri yenerek Horasan ülkesini onlardan koparmasını, burada bağımsız olarak teşkilatlanmasını ve fetihlere başlamasını sağlamıştır. Yani bir bakıma bugün Türkiye’ye egemen olan Türklerin atalarının tarih sahnesinde önemli bir yer edinmesine yol açacak gelişmelerin ilk adımını meydana getirmiştir.


Danişmendoğulları ve Fetih Hareketleri (1071-1178) Sultan Alparslan, Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasında ve Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli payı olan hanedan üyesi melik ve komutanları Anadolu’yu fetihle görevlendirmiştir. Bu komutanların fethettikleri toprakları kendilerine yurt olarak bırakmıştır. Bu yurtluk yerleri fetheden komutanlara beylik statüsü vermiştir. Malazgirt Zaferi’nden sonra başlayan fetihlerle Anadolu kısa sürede Türk yurdu olmuştur.


1071 Malazgirt Zaferi akabinde Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ve Büyük Selçuklu Devleti arasında yapılan antlaşmanın ardından Doğu Roma İmparatoru Romanos Diogenes İstanbul’a hareket etmiş ancak Tokat’a geldiği sırada yerine Mihael Dukas’ın geçtiği haberini almıştır. Romanos Diogenes, yeni imparatorun emriyle Tokat kalesine hapsedilmiş, daha sonra da gözlerine mil çekilmiştir. Bu durumun sonucu olarak iki devlet arasında yapılan anlaşma bozulmuştur. Anlaşmanın bozulmasının ardından Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan, komutanlarına Anadolu’nun fethedilmesi emrini şöyle duyurmuştur: “Rumlar ile aramızda yapılmış sulh anlaşması bugünden sonra nihayete ermiştir, artık haça tapanların memleketleri istila edilecektir, bundan böyle Arslan yavruları olunuz; yeryüzünde gece gündüz kartal gibi uçunuz ve Rumlara artık merhamet göstermeyiniz” 


Alp Arslan’ın emrine göre: “fethedip ele geçirdikleri her mülk; komutanların evlâd ve ahfâdına (torunlarına) ait olacak ve ondan başka hiç kimse o ülke üzerinde dahl ve tasarrufta bulunamayacaktı.” Bu emir üzerine komutanlar arasında Anadolu toprakları fethedilmek üzere paylaşılmıştır. Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak Erzurum ve çevresinde Saltukoğulları, Ahlat ve Batı Azerbaycan’da Ahlatşahlar veya Sökmenoğulları, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde Artukoğulları, Erzincan ve Divriği çevresinde Mengücekoğulları, Sivas’tan Ankara’ya kadar Orta ve Kuzey Anadolu’da Danişmendoğulları beylikleri kurulmuştur. Bu süreçte Kayseri, Malatya, Zamantı, Elbistan, Bayburt, Develi, Tokat, Amasya, Ordu, Samsun, Çorum, Bolu ve Ankara’yı Danişmend Gümüş Tigin Ahmed Gazi fethetmiştir.


Göktürklerde olduğu gibi Selçuklularda da devleti oluşturan boylar ve bu boyların beyleri ve hanedan aileleri vardır. Hanedan üyesi melik ve komutanların yönetimindeki bu Anadolu Beylikleri Selçuklu Devleti’nin birer parçasıdır. Hunlardan itibaren Türkistan’da ve Büyük Asya’da Türk halkları/boyları tarafından kurulan devletler ayrı devletler olmayıp, çeşitli Türk boylarının ve sülâlelerinin zaman zaman yönetimi aldıkları sürekli ve tek bir devlettir. Tarihteki büyük Türk devletleri ve İmparatorlukların tamamı çağın Büyük Hanedan boyunun etrafında toplanan Boylar Birliği şeklinde örgütlenmiştir. Bu büyük hanedan ailelerden biri de Danişmendilerdir.


Orhun yazıtında Bilge Kağan, Oğuz beylerine ve halkına hitaben şunları dile getirmektedir: “Kengü Tarman’a değin Türk boylarını anca kondurduk, anca [düzen] ettik.” Bilge Kağan ayrıca Türgiş, Kırkız, Kurıkan, Tarduş, Az, Otuz Tatar, Tokuz Oğuz, On Ok gibi boy, kavim veya boy ittifaklarıyla yapılan savaşlardan ve savaşlar neticesinde bunların hâkimiyet altına alındığından bahsetmektedir ve sözlerine şöyle devam etmektedir: “Türk Oğuz Beyleri, halkı işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir? Ey Türk ulusu! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağan’ına, özgür ve bağımsız ülkene karşı hata ettin, kötü duruma düşürdün.” 


Selçuklu Sultanı Tuğrul ve Çağrı Beylere de danışmanlık ve atabeylik yapan Danişmend Ali Taylu’nun oğlu olan, Melik Gümüş Tigin Ahmed Gazi 1071’deki Malazgirt Zaferi’nden sonra Alparslan tarafından Sivas, Tokat, Niksar, Amasya, Ankara ve çevresinin fethi için gönderilmiştir.


Zeki Velidi Togan, Bey Hâkî’nin verdiği bilgilere dayanarak Danişmentliler’in bilinen ilk atası ve devlete adını veren Buharalı Danişmend Ali Taylu’nun Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetlerde bulunduğunu ve devletin kuruluşunda pay sahibi olduğunu yazmaktadır. Buharalı Ali Taylu Harezm ve Maveraünnehir’de Selçuklu şehzadelerine muallimlik yapmış, Selçuklu ailesine kız vererek ve onlardan kız alarak akrabalık ilişkisi kurmuş, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri bulunmuş ve hatta devletin kuruluşunda pay sahibi olmuş ünlü bir kişidir. Onun oğlu olan Danişmendoğulları Beyliği’nin kurucusu Gümüş Tigin Ahmed Gazi’ye Sultan Alparslan tarafından Meliklik unvanı verilmesi babasının bu konumu ile ilgili olmalıdır. Melik Gümüş Tigin Ahmed Gazi (öl. 497/1104) babası gibi, bilge bir kişi olduğu için “danişmend” diye anılmıştır. Danişmendoğulları Beyliği 100 seneden daha uzun süre varlığını devam ettirmiştir. Bu müddet içinde Anadolu’da ilmî ve kültürel faaliyetlere önemli katkılarda ve Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük hizmetlerde bulunmuştur.


Müneccimbaşı Ahmed Dede Efendi “Sahaifu’l-ahbâr” adlı eserinde Sultan Alp Arslan’ın Danişmend Beyliği’ni kuran Danişmend Gümüş Tigin Ahmed Gazi’ye meliklik menşuru verdiğini ve ona bazı imtiyazlar tanıdığını bildirmektedir. Melik Danişmend Gümüş Tigin Ahmed Gazi bastırdığı sikkelerde Melik unvanını kullanmıştır. Bu unvanı ve beyliği veren Selçuklu Sultanı Alp Arslan’dır ve sultanın buyruğu ile Danişmendli Beyliği meliklik statüsünde kurulmuştur.


Danişmend Gazi, Anadolu’da fetih hareketlerine başlayıp Sivas’ta Dânişmendli Devleti’nin temellerini attıktan sonra Orta Anadolu ve Karadeniz sahillerinde çok önemli gazâ ve cihatlarda bulunmuş ve birçok şehir ve bölgeyi ele geçirerek hâkimiyeti altına almıştır. Bu fetihler içerisinde Niksar’ın fethi ve başkent olması özellikle çok önemlidir. Niksar’ı merkez olarak kullanıp maiyetindeki emirlerle Kayseri, Malatya Zamantı, Elbistan, Bayburt, Develi, Tokat, Amasya, Ordu, Samsun, Çorum, Bolu ve Ankara’yı fethetmiştir. Ankara’nın Türk hâkimiyetine giriş tarihi olarak kaynaklar 1073 yılını vermektedirler. Dânişmendnâme’de şehrin Danişmend Gazi ile Artuk Bey tarafından alındığı anlatılmaktadır.


Danişment Melik Gümüş Tigin Ahmet Gazi Anadolu’daki fütuhatta başarılı olmuş ve beyliğin sınırlarını hızla büyütmüştür. Selçuklu uç beyliği olarak, Danişmendli Beyliği 1071 yılından 1178 yılına kadar yaklaşık yüz yıl boyunca devam etmiştir. Anadolu’da kurulan beyliklerin en büyüklerinden biri olan Dânişmendliler, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından önemli hizmetler ifa etmişler ve zaman zaman Anadolu’nun en kuvvetli devleti olan Selçukluları tahakküm altına almışlardır. Bizans ve Haçlılarla savaşan Dânişmend Gazi, Gümüştegin Gazi, Emîr Gazi ve Melik Muhammed’in adları asırlarca halk arasında saygıyla anılmış ve destanlara konu olmuştur. Bu son özellikleriyle Danişmendlilerin bir beylikten fazlası olduğunu ve bir devlet konumuna eriştiğini ifade edenler de vardır.


Selçuklu Devletinde Bir İdâri Bölge Tokat Merkezli Danişmend İli 


Danişmend İli olarak nitelenen bölge, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecinde, Danişmendli Devleti’nin egemenlik kurduğu Kızılırmak Delice ve Yeşilırmak-Kelkit havzalarındaki Tokat, Amasya, Zile, Artukabâd, Sivas ve Niksar dolaylarını içine almaktadır. Bu bölge Türkiye Selçukluları döneminde, Danişmendli Beyliği egemenlik alanı olmasına atfen Danişmendiye Eyaleti ya da Danişmend İli olarak adlandırılan idarî birimdir. Danişmendiler tarafından Anadolu’da ilk fethedilen yerler arasında bulunan ve bugün Erzurum’dan başlayarak il il adlandırdığımız Sivas, Kayseri, Tokat, Niksar, Amasya, Samsun, Ankara, yani Kelkit Vadisi ve Yeşilırmak-Kızılırmak Havzası Vilayet-i Danişmend’dir. Bu bölge, Anadolu’da Türk hâkimiyetinin kurulmasından yaklaşık dokuz buçuk asır sonra; milletin esirlikten ve yurdun işgalden kurtarılması için Millî Mücadele ateşinin ilk yakıldığı yer olarak tarih sahnesinde tekrar karşımıza çıkmaktadır.


Anadolu medeniyetinin 1071’den itibaren Türk mayasıyla yeniden yoğrulduğu bir zamanlar Danişmendlilerin hüküm sürdüğü topraklar, 1919 senesine gelindiğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş ateşini yaktığı yer olmuştur. Burası sadece bir coğrafya değildir. Doğudan Batıya Anadolu’nun Türkleşmesinde ana yollardan birisidir. Kelkit Vadisi-Yeşilırmak Havzası Danışmendli Beyliği’nin egemenlik sahası olup daha sonra da Vilayet-i Danişment olarak anılmıştır. Türkiye Selçukluları Danişmendliler’e son verince Danişmend İli-Dânişmendiye Eyaleti olarak adlandırılan idari bir bölge oluşturmuştur. Türkiye Selçuklu Devleti’nin bir idarî birimi olan Danişment İli, genel anlamda Kızılırmak-Dicle ve Yeşilırmak-Kelkit havzalarındaki Tokat, Çorum, Amasya, Zile, Artukabâd, Kazabâd, Niksar ve Koyulhisar ile Kapadokya Vadisindeki Kayseri ve Sivas şehirlerini kapsayan coğrafî bölgedir. Tokat, Danişmend İli’nin önemli ve canlı idari, ekonomik ve kültürel merkezlerinden birisi olmuştur.


Bu kısa yazımızda ne Anadolunun tarihini ne de Millî Mücadele tarihini uzun uzun anlatacak değiliz. Dikkat çekmek istediğimiz asıl konu Danişmend Vilayeti’nin Türk Tarihi’nde oynadığı roldür. İşte kuruldukları toprakları Türk Yurdu yapan Danişmendoğulları, gazilik mefkuresine, Türk kültürüne büyük önem vermişler ve ülkelerinde bunu yerleştirip yaymaya çalışmışlardır.


Danişmendoğulları, ülkelerinde ilmî çalışmalar başlatmış; Melik Ahmed Gazi çok sayıda ilim ve fikir adamını himaye etmiştir. Danişmendli beylerinden Yağıbasan’ın Niksar’daki medresesi tıp alanında; Tokat’taki medresesi astronomi alanında öne çıkmıştır. Danişmendoğullarından günümüze ulaşan Yağıbasan Medreseleri Anadolu’da Türk İslam medeniyetine ait en eski yükseköğretim kurumlarıdır. Dânişmendliler, hüküm sürdükleri Amasya, Tokat, Niksar, Sivas ve Kayseri dolaylarında birçok mimari eser meydana getirmişlerdir. Hâkimiyet kurdukları bu topraklarda bıraktıkları eserler arasında Kayseri, Niksar ve Sivas gibi yeni fethedilen şehirlerin ulucamileri ilk sırayı alır. Bunların yanı sıra Tokat’taki Garipler Camii ve Niksar’daki Cin Camii gibi daha küçük ölçekte birtakım camiler de inşa ettirmişlerdir. Öte yandan Kayseri Kölük Cami-Medresesi ile günümüzde ancak bir kısmı ayakta olan kümbetlerle hepsi ortadan kalkmış bulunan han, hankah, ribât, saray gibi yapılar da Dânişmendliler’in imar ve inşa faaliyetlerinin eserleridir. Dânişmendli eseri olan mezar anıtlarının en eskisi, Dânişmend Gazi’ye ait Niksar Melik Gazi Kümbeti’dir. Dânişmend Gazi’nin emîrlerinden 1106’da vefat eden Karategin’in Çankırı Kalesi’ndeki kümbeti, Niksar’da Melik Gazi Kümbeti’nin yakınında yükselen ve XII. yüzyılın sonlarına tarihlendirilen, Dânişmendli emîrlerinden Arslandoğmuş’a ait Kulak Kümbeti, XII. yüzyılın sonlarına tarihlendirilen Pınarbaşı’nın Pazarören bucağına bağlı Melikgazi köyündeki Melik Gazi Kümbeti de önemlidir. Niksar’da Yağıbasan Mescidi ile Kümbeti, yine Niksar’da Sungur Bey ve Çepni Bey kümbetleri, günümüzde kısmen ayakta olmakla birlikte mimari özelliklerini büyük ölçüde yitirmiş bulunan Dânişmendli eserleri arasında zikredilebilir.


Danişmendoğulları, özellikle Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri yörelerinde daha yoğun bir kültürel faaliyet içinde bulunmuş ve yöreye devletlerinin kültürel politikasını yerleştirmişlerdir. Bu yüzden de bu yöreler çok erken tarihlerde Anadolu’da Türk kültürünün yerleştiği yerler olmuştur. Danişmendoğullarının bu yoğun milli ve dinî diyebileceğimiz kültürel faaliyetlerinin sonucu olarak bu yörelerin çok erken sayılacak tarihlerde Türkleşmesi ve İslamlaşması gerçekleşmiştir.


Anadolu’da ilk olarak Türkçe eser yazma geleneği Amasya’da yani Danişmend İli’nde başlamıştır. Danişmendoğulları Dönemi’nde Anadolu’da telif edilen eserlerin hemen tamamı tıp, astronomi (heyet) matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere dairdir. Mevcut bilgilere göre Anadolu toprağında telif edilen ilk Türkçe eser XIII. yüzyılın başlarında Amasya’da yani Danişmend İl’inde Hâkim Bereket tarafından kaleme alınan “Tuhfe-i Mübarızi” adlı tıp ilmine dair olan eserdir. Hâkim Bereket tıp ilmine dair “Hülasa der ilm-i Tıb” ve “Tabiatnâme” adıyla iki Türkçe risale daha kaleme almıştır. “Tabiatnâme”yi manzum olarak kaleme almıştır. Eserini Danişmendli emirlerden Mübarizüddin Halifet Alp Gazi’ye sunmuştur. Hâkim Bereket, Danişmendli geleneğinden gelen Halifet Gazi’nin Türkçe eserler yazmayı teşvik ettiğini de eserinde kaydetmektedir.


Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi ve beraberindekilerin kahramanlıklarını dile getiren “Danişmendnâme” adlı destan Danişmend İli’ndeki kültürel anlayışın mahsulü olduğu gibi Dede Korkut Hikâyeleri de XIV. asırda gene bu yörede, Amasya’da derlenmiştir. Danişmendoğulları devrindeki bu kültürel politika sonucu, Danişmend İli belli bir kültürel gelişmişliğe erişmiştir. Danişmend İli, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da bu aslî karakterini muhafaza etmiştir.


Selçuklular zamanında Danişmend İli’nde, Tokat ve Amasya yöresinde Ahiliğin de çok yaygın ve kuvvetli olduğu bilinmektedir. Bu yönü ile Danişmend İli’ndeki şehirler Türkmencilik mefkûresi ile ahiliğin bütünleştiği birer şehir durumuna gelmiştir. Ahilik, Türkiye Selçukluları Döneminde ilk olarak Ahi Evren ve şeyhi Evhadüddin Kirmanî tarafından Danişmend İl’inde teşkilatlandırılmıştır. Ahilik Anadolu’da ilk defa bir Danişmend İli olan Kayseri’de ortaya çıkmıştır. Ahiliğin ilk teşkilatlandığı şehir olan Kayseri, Danişment İli’nin en mamur şehirlerinden olup dönemin önemli bilim, kültür, sanat ve ticaret şehirlerinden birisidir. Ahilik, Abbasilerdeki fütüvvet teşkilatının içinden çıkmış bir oluşum olmasına karşın, Türk kültür ve medeniyetinin izlerini taşımaktadır. Fütüvvetin Danişmendoğulları ile Türkiye Selçukluları tarafından Türk kültür ve medeniyeti ile harmanlanması Anadolu Ahiliğini ortaya çıkarmıştır. Moğol İstilası ile Anadolu’yu Moğollara karşı savunan ahiler, başta Kayseri ve Kırşehir olmak üzere büyük katliamlara uğramışlar ve sonuç olarak Türkmen kitlelerle uç bölgelere çekilerek burada Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda katkılar sağlamışlardır. Ahiler, Danişmend İli’inin kültür ve medeniyet ikliminde çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.


Tokat, Amasya, Niksar, Sivas yöresi (Danişmend İli) Selçuklular zamanında Türkmen bilge ve fikir adamlarının çok faal ve etkili oldukları bir yöre idi. Türkmencilik ve gazilik ülküsü yörenin başlıca kültürel karakteri idi. 


Tokat’ın Danişmendoğulları zamanında önemli ilim ve fikir merkezi haline gelmesi Selçuklular zamanında bu beldenin şehzadelerin tahsil ve eğitim yeri olarak belirlenmesine sebep olmuştur. Tokat Selçuklular zamanında, Amasya Osmanlılar zamanında şehzadeler şehridir.


Tokat, Selçuklu meliklerine ev sahipliği yapmış, başta I. Alaeddin Keykubâd olmak üzere Selçuklu melikleri devlet işlerinde tecrübe kazanmak için idareci olarak Tokat’a gönderilmişlerdir.


Ünlü Osmanlı tarihçisi Paul Wittek, Timur’un Ankara Savaşı’nda (1402) Yıldırım Bayezid’i yenip Anadolu’yu istila etmesinden sonra parçalanan Osmanlı Devleti’nin birliğini Amasya şehzadesi olan I. Mehmed Çelebi’nin yeniden sağlamış olmasını, bu şehzadenin 10 sene Amasya bölgesinde Danişmendoğullarından intikal eden milli şuur ve gazilik ruhu içinde yaşayıp yeniden tav almış olması ile izah etmektedir. Bu yönüyle Danişmend İli Anadolu’da ilk Türk yerleşiminin başladığı yerlerden birisi olması yanında Osmanlı Devleti’nin Çelebi Mehmed tarafından ikinci kez kurulmasında da büyük bir rol oynamıştır. Adeta Türkiye’de kurulan Türk devletleri en kritik anlarında bu topraklarda filizlenen gelişmelerle küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Bunun güzel ve anlamlı tezahürlerinden birisi de Selçukluların Tokat’a verdikleri Darünnusret (yardım edenler kapısı) ismidir. En sıkışık anlarında Türkiye’deki devletler için Tokat bir yardım şehri olmuştur.


Nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran anlayış Danişmendli bölgesi ruhu ve anlayışıdır. Samsun, Amasya, Sivas, Erzurum, Ankara gibi şehirler Kurtuluş Savaşı’nın merkezi ve Cumhuriyet’in nüvesidir. Gazi Mustafa Kemal Paşa Danişmendoğullarının yerleştirdiği gazilik mefkûresine bağlı Danişmendli topraklarında Millî Mücadele’nin temellerini atmıştır.


19 Mayıs 1919’ da Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıkmıştır. Samsun, Kelkit Irmağı’nın ve Tozanlı Çayı’nın Amasya’da birleşerek Yeşilırmak olup Karadeniz’e aktığı yerdir.


19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Millî Mücadele Hareketi Mustafa Kemal Paşa’nın 12 Haziran 1919’da Amasya’ya gelmesi ve 22 Haziran 1919’da Amasya Tamimini yayımlaması ile hız kazanmıştır.


“Hâkimiyet Kayıtsız ve Şartsız Milletindir, “prensibi ilk defa,” Milletin İstiklalini yine Milletin azim ve kararı kurtaracaktır” şeklinde tüm yurda Amasya’dan ilan edilmiş ve duyurulmuştur.


Mustafa Kemal Paşa 26 Haziran 1919’da Amasya’dan Tokat’a gelmiştir. Mustafa Kemal, Tokat’a gizlice gelmeyi planlamışsa da şehrin girişinde bir binbaşının komutasında küçük bir askeri birlik tarafından karşılanmıştır. Gazeteci Ruşen Eşref, o gün yaşananları şu satırlarla anlatmaktadır: “Tokat’ın ağzında bir avuç asker, dizi olmuş O’nu bekliyordu. O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değildi; Millet adına dünyaya meydan okuyan ‘Heyet-i Temsiliye Reisi’ Mustafa Kemal’di. Boynu bükük Anadolu şehrinin kapısında kıyafeti yıpranmış, fakat içi aşınmamış bu saygı kıt’ası dimdik, işte O’nu gözlüyordu!… O, evvelâ, askerin önünden geçmekte tereddüdü varmış gibi davranmak ister bir an geçirdi; üniformanın disiplinine saygı göstermek dilediğinden mi? Üniformalı kumandanı şöyle bir içinden denemek istediğinden mi? bilemiyorum; her hâliyle bir müşahededen doğduğu duygusunu verir bir manalı tavırla, kolordu komutanı Çolak Selahattin Bey’e eli ile de göstererek ileriye geçmesini bildirir bir işaretle: ‘Buyurun’ dedi. Selahattin Bey tabii ki üniformalı ve vazifeli idi, görünüşte açıkça yetkili idi. Fakat Selahattin Bey, benim üzerimde unutulmaz bir tesir bırakmış saygı, nezaket ve anlayışla kendi yerini ve öne geçme, teftiş etme kıdemini O’na bıraktı!”


Mustafa Kemal Paşa, kendisini karşılayan subayla birlikte askerlik şubesine geçmiştir. O’nun Tokat’a geldiğini haber alan Belediye Reisi ve üyeleri ile şehrin ileri gelenleri ziyarete gelmiştir. Paşa, onlara şunları söylemiştir: “Yarın Belediye’de bir içtima yapınız, memleketin ulema ve eşrafı toplansın. Ben de geleceğim. Kendileriyle hasbihal etmek istiyorum…”. Mustafa Kemal Paşa Tokat’ta bulunduğu süre içinde, Kurtuluş Savaşı’na yönelik önemli kararlar almış ve ilgili yerlere bu kararları telgraflarla bildirmiştir.


27 Haziran 1919 günü sabah saat 10’da yapılan toplantıda Mustafa Kemal Paşa, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu geniş bir şekilde anlatmıştır. Bu toplantıda bulunan Avukat Ali Bey, konuyla ilgili olarak şunları anlatmaktadır: “Yirmi kişi kadar vardık. Atatürk, maiyetindeki bazı zatlarla birlikte geldiler. Köşede bir sandalye vardı, selam verip oturdular. Ve bize memleketin kurtuluş yolu hakkında hiçbir şekilde unutmayacağımız bir izahatta bulundular.” Toplantıda, Tokat müftüsünün “Elimizde üç buçuk millet kaldı. Bunu da kırdırmayalım.” ve “Harp araçlarımız yok, düşman uçakları derhal yurdun her köşesini yangına çevirir” sözleri üzerine Mustafa Kemal Paşa: “Hiçbir müdafaa vasıtasına malik olmasak bile dişimiz, tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu müdafaa etmeyi zaruri görüyorum. Tarih, bize vatan uğrunda canını, malını, esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini, hala yaşadıklarını göstermektedir. Ben hayatımı hiçbir zaman milletimizden üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her an memleket için şerefimle ölmeye hazırım.” demiştir. Mustafa Kemal’in Tokat’ta o gün söylediği bu sözler O’nun verilecek olan ölüm kalım savaşına ne kadar kararlı ve hazır olduğunu ortaya koymaktaydı. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele yolunda Tokatlıların tam desteğini alarak Sivas’a geçmiştir.


Mustafa Kemal Paşa, Tokat’ta bulunduğu sırada Amasya Genelgesi’nin etkileri kısa zamanda tüm yurtta kendisini göstermiştir. Ulusal Kongre’nin toplanacağı Sivas’ta kendi aleyhinde bazı faaliyetlerin başladığı haberini daha Amasya’da iken alan ve her şeye rağmen Tokat’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Tokat’a gelişiyle ilgili olarak Büyük Nutuk’ta şunları söylemiştir: “26’da (Haziran) Amasya’dan yola çıktım. Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi göz altına aldırarak benim varışımın Sivas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 gecesini orada geçirdim. 27’de Sivas’a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat’tan Sivas’a aşağı yukarı altı saattir. Sıvas Valisi’ne, Tokat’tan Sivas’a gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. İmzada ‘Ordu Müfettişliği’ unvanını kullanmıştım. Telde, özel bir düşünce ile yola çıkış saatimi bildirmiştim. Ama bu telin ayrılışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiçbir yoldan Sivas’a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldırdım…


Tokat’tan Sivas’a geçen Mustafa Kemal Paşa, Sivas’ta şehrin ileri gelenleri ile toplantılar yaparak memleketin durumu hakkında bilgi verdikten sonra 28 Haziran 1919’da Sivas’tan Erzurum’a hareket etmiştir. Sıkıntılı geçen bir haftalık yolculuktan sonra 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a ulaşmıştır. 23 Temmuz 1919’da Erzurum’da toplanan Kongre 7 Ağustos 1919’ da sona ermiştir. Erzurum Kongresine Tokat’tan Hamamcızade Rıfat (Arkun) Bey Reşadiye Kazasından Emekli Askeri Kâtip Sabri Efendi katılmışlardır.


Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’ne katılmak üzere 29 Ağustos 1919’da Erzurum’dan ayrılmıştır. 4 Eylül 1919 Perşembe günü toplanan Sivas Kongresi’nin birinci oturumu; Mustafa Kemal Paşa’nın, “Muhterem Efendiler: Yurdun ve Ulusun kurtuluşunu amaçlayan zorunlu nedenler, sizleri bunca sıkıntılılar ve engeller karşısında Sivas’ta topladı. Yiğitçe davranışınızı kutlar, hoş geldiniz diyerek mutluluğumu açıklarım.” İfadeleriyle başlayan tarihi nutku ile açılmıştır.


Eski Danişmendli topraklarında Amasya, Tokat, Sivas, Erzurum’da art arda yapılan toplantılar ve kongrelerden sonra Millî Mücadele hareketi yine bir Danışmendli ruhuna sahip olan Ankara’ya taşınmış ve TBMM’nin kurulmasıyla Cumhuriyet’in ilk adımları atılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.


Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran anlayış Danişmendli bölgesi ruhu ve anlayışıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele’nin önemli icraatlarını Danişmendoğullarının yerleştirdiği gazilik mefkûresine bağlı Danişmendli topraklarında gerçekleştirmesi onun dehasının bir başka ürünüdür.

(Alıntı)

Erdoğan Erdoğdu 22.06.2024- İstanbul

13 Haziran 2024 Perşembe

ÖZ TÜRKÇE

 Dün gece geç saatte kişinin biri boyundan büyük söz etmiş:

“Türkçeden arapça ve farsça sözcükleri çıkarırsanız Türkçe kalmaz!” 

Gibi köksüz bir söz savurmuş…


Bayramı da unutmamış, kutlamış.

(Önce yine farsça, arapça sanılan

Bayramını BAY’ladım!

Bey BAY Eden,

Ay gibi görünen ışık/kişi olur.

AY-ET (delil-kanıt) olur!

RAM rama’dan gelir. Barış/Mutluluk…

Bu sözcüğün doğuşunu da açıklarım! Ama şimdilik kalsın. 🙂


UR gibi ortaya çıkan Çuk-UR-a gömülür.

Ona HOP DEDİK başlığıyla 

aşağıdaki yanıtı verdim.


Akıl vermek değil, BİLginin karanlığı AKLAMASI için, yerleri/İL’leri AKlayın! AKIL-Ak-il, AKLANMIŞ İLLER/yerler çoğalsın!

Karanlık yok olsun.


İNSANLIĞIN İLK DİLİ TÜRKÇEDİR


Türkçe insanlığın dilidir.

Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız.

Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin;

Doğaçlama ilk ses olarak

 Aaaa… dersiniz!

A harfinin önüne abc.deki tüm sessiz harfleri koyup okuyun:

Ab,

Aç,

Ad, 

Af,

Ağ,ag,

Ah,

Ak,

Al,

Am,

An,

Ap,

Ar,

As,

Aş,

At,

Av,

Ay,

Az…

Diğer sesli harflerin önüne de sessiz harfleri koyup aynı yöntemi uygulayın.

Sonra dünya dillerinde bu kök sözcükleri araştırın.

Büyük çoğunluğu Türkçe kök sözcüklerden türemiştir.

Arapça diye bildiğiniz bir çok sözcük kök olarak Türkçe’dir!

KUR-an

TEK-bir 

AY-et (ay gibi açık edilmiş bilgi.)

KAL-em (kalıcı olarak emilmiş olan, alet)

AR-AF-AT 

(Arınma, af edilme, Taş ATma… )


Farsça: OR-UÇ 

OR: orta, ordu, güçlü nokta…

UÇ: Yükselmek, uçmak…

OR-UÇ 

Güçlü ruhsal yükseliş.

NAM: ün…

AZ: azalma…

Nam-az: Benlik duygusunun azalması durumu (Ben yokum TEK olan var bilincine ulaşmak)


En az 2.500 yıldır kullanılan GÖKTÜRK yazıtlarındaki dil varken arapça yazılı dil bile değildi!


İngilizce dil yapısının ana çatısı da Türkçedir:

ON: on the table..

üstünde;

Onunca, konunca, üstünde…

İN: içinde; in the box.

Yapınca, edince…

AT: at the… havada 

AT’layarak…

OK: okey, Ok atınca dönüşü olmayan ONaylama anlamında.

SİN: Günah, saklanan…

Sinmek, örtülen…

Brother: erkek Kardeş 

BİR AD ER…

Bir ad almış er(erkek kardeş) 

Rusça’nın yüzde 70’i Türkçe kök sözcüklerden oluşmuştur.


Yazı dili yokken Taşlara kazılmış, insanların duygu ve düşüncelerini TAMGA’larla anlattığı simgelere bakın:

Hepsi TÜRK ESERİDİR!

10 binlerce yıl öncesine gidin Türkleri ve Türkçeyi görürsünüz!

700 yıl önce Rus ve Rusça yoktu.

1.500 yıl öncesinde ingiliz ve İngilizce,

1.800 yıl önce Fransız ve Fransızca,

2.000 yıl önce de Alman ve Almanca yoktu!

Almanların, isveçlilerin, Slavların eski Runik GÖKTÜRK alfabesini 

Kullandıklarını da biliyor muydunuz?


Yabancı dil bilimcilerin:

“Sanki yüzlerce matematik profesörü bir araya gelip Türkçeyi yazmışlar.”  Deyişinden de haberiniz yok anlaşılan…

“Tarihten Türkü çıkarırsanız Tarih kalmaz!” (Prof. Noumark) deyişini de bilmiyorsunuz anlaşılan…


Bu konuda buraya kitap yazacak değilim.


Anlayan anlasın...

BAYramımız BAY olsun!.:


Muazzez ILMIYE ÇİĞ