15 Temmuz 2022 Cuma

Kırk leylek masalı

 KIRKKIZLAR EFSANESİ

KIRKKIZLAR Efsanesi Anadolu’nun mayası olan bu topraklarda Diyarbakır surlarından sonra en uzun kale surlarına sahip Niksar (iyi belde) anlamına gelen güzelliğe ve iyiliğe yol veren, havası, suyu, doğası ile insanı kendisine hayran bırakan Danışmentlilere yani danışılan adamlar diyarına başşehirlik yapan, Ahmet Melik Gazi nin fethettiği Türk islam şehri, Anadolu’nun ilk üniversitesi Yağubasan (düşman kovalayan) medreselerinde verilen yüksek tıp eğitimi, astronomi alanında gök bilimini inceleyen, matematik bilimine öncü olan yiğitlerin beldesinde vuku bulur. 

Bu efsaneyi araştırmak için yollara düşen Yağmur öğretmen yılan gibi kıvrıla kıvrıla inen yolda ilerlerken Dönekseye geldiğinde kuş bakışı manzaraya hayran kalır ve bir mola verir. 

Bir fincan kahve eşliğinde dağların eteğine kurulan yeşil Niksarı şöyle bir seyre dalarken kırk yıllık dostluklara imza atacağının huzurunu iliklerine kadar içine çektiği mis gibi temiz havasında hisseder. Vakit kaybetmeden heyecanla yola düşer. Çanakçı deresinin üstündeki Leylekli Köprüden geçerken tam köprünün ortasında Dünya Köylüsü Bilge kadınla karşılaşır ve selamlaşırlar. Yabancı olduğunu etrafa bakışından anlayan Bilge kadın hemen misafiri köprünün yanı başındaki Adalı kıraathanesine kırk gözeden beslenen dünyanın en doğal kaynak suyu olan Ayvaz suyu ile demlenen çayı içmeye davet eder. 

Havası, suyu, toprağı, insanı, doğal ve endemik bitki örtüsüyle insanlığın gen ambarı olan bu şehir hala ayakta ve eserleriyle insana seslenirken bilgiyi paylaşmaya davet ediyor meraklı araştırmacıları dedi Bilge kadın. 

Yağmur Öğretmen bu teklife çok sevinmiş ve çay eşliğinde, cevizli Niksar ekmeğinden atıştırarak, Bilge kadından bu yöre hakkında hiç duymadığı bilgileri ve hikayeleri dinlemiş.  

KIRKKIZLAR kümbeti Zeytindibi mahallesinde yer alır. Zeytin tevhidin sembolüdür. Yıllar yılllar öncesi çağlarda Kralın öldürttüğü 39 kızın hatırası için yaptırılan bu kümbetin çatısına her yıl bir çift Leylek yuva kurarmış. Halk bu Leylekleri çok sever her sene gelişlerini dört gözle beklerlermiş. Çünkü Leylek Kırkkızları öldürten Kralın yaşadığı saraya ağzında taşıdığı yılanı sarayın penceresinden içeri bırakmış ve Kral yılanın sokması ve zehirlenmesi sonucunda ölmüş. Leylek Kırkkızların öcünü almış. Halk bu leyleği başının üstünde taşımış. Zaman içinde Niksar’ın yaşadığı doğal afetler depremler sonucunda tüm binalar yerle bir olmuş. Ve Leyleğin yuvası yıkılmış. Yöre halkı Bilge kuş Leyleği unutmamak gerçeği her daim hatırlamak için Leyleği ağzındaki yılanla birlikte köprünün kilit taşına resmetmişler.

Günümüze kadar gelen ve bizlere mesaj veren bu köprünün hikayesini ve KIRKKIZLAR efsanesini Dünya Köylüsü Bilge kadından dinleyelim. . 

Bir varmış bir yokmuş diye başlar masallar. Bizim masallarımız Bir varmış Pir varmış diye başlıyor. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok çok eskiden, vakti zamanında bu topraklarda hüküm süren bir kral varmış. Bu Kral çok aç gözlü zalim mi zalim, halkına zulm eden, onları sömüren kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, o yörede doğan erkek çocuklarını kendisine asker ve köle eden bir Kralmış. Kralın birde sarı saçlı, yeşil gözlü dünya güzeli bir kızı varmış. Bu kızın yetişmesinde yardımcı olan birde dadısı varmış. Dadısı ile birlikte Arasıra gezmek için kırlara, ovalara ve ırmağın kıyısına piknik yapmaya giderlermiş. Irmak kızın yeşil gözlerine ilk görüşte aşık olmuş, vurulmuş. Sabırsızlıkla bekler olmuş kızın birdahaki gelişini. Gel zaman git zaman kız epeyce büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş artık saraydan dışarısını merakeder ve sorgular olmuş.  Sürekli dadısına sorular soruyormuş.  Dadısıda bildiği kadarıyla cevap veriyormuş. Saraydan sıkılan kız bir gün dadısından izin alarak dışarıya çıkmış, çarşı pazar gezmiş. Dışardaki insanlarla sohpet etmiş, onların dertlerini dinlemiş, konuştuğu insanlara Kral’dan memnun musunuz? diye sormuş. Hiç kimse memnunuz dememiş. Herkes Kral’dan şikayet etmiş. Çok kötü bizim çalışıp kazandığımızı elimizden zorla alıyor,  bize zarar veriyor, hatta öldürüyor dermişler. Bunu duyan kız çok üzülür ve dadısına söz verdiği üzere akşam olmadan saraya geri dönmüş. Dadısı kızın çok üzgün olduğunu görünce ne oldu ?neden üzgünsün? diye sormuş. Kızda babası hakkında bugün sokakta duyduklarını bir bir anlatmış, dadısına. Ve dadısına benim babam böyle kötü  bir insan olmaz, ben babamı çok seviyorum, gidip bunları babama anlatacağım demiş. Dadısı olmaz gitme anlatma. Baban sanada kızar der ama kız dinlemez. Çıkar huzura bir bir gördüklerini, işittiklerini babasına anlatmış. Babası bu durumdan çok rahatsız olur, kükrer kızı huzurundan kovar ve bir daha kızın saraydan dışarıya çıkmasını yasaklamış. Kız üzgün bir vaziyette dadısının koynunda ağlar ve çareler düşünmüş. Dadısı kızı çok ama çok sevmekteymiş. O’nun üzülmesine dayanamaz ve üzülme! bundan sonra saraydan kılık kıyafet değiştirerek çıkarsın seni kimse tanımaz demiş. Kız saraydan her çıktığında dışarda bir kızla tanışmış, arkadaş olmuş. Bir, üç, beş derken 39 tane kız arkadaşı olmuş. Bir de kendisi 40 kız. Kral’ın kızı, Onların dertlerini dinlermiş, saraya dönünce de onlara derman olacak çareler üretirmiş. Dadısınında yardımıyla bu böylece devam etmiş ve 39 tane kız arkadaşıyla birlikte çeresizlere çare, açlara ekmek, hastalara ilaç, muhtaçlara sarayın ambarındaki altını, inciyi, parayı dağıtmışlar. 

             Kralın hüküm sürdüğü topraklarda bir derviş elinde kitaplarıyla köy köy, şehir şehir gezmekte, gittiği yöre halkını aydınlatıp onların zalim krala baş eğmelerine engel olmaktaymış. Bunu duyan Kralın askerleri dervişi yakalayıp eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşler. Kitaplarını yakmışlar ve öldü diye bir dere kenarına atmışlar. Aradan üçdört gün geçmiş, derviş kendine gelmiş, elini yüzünü yıkayıp temizlendikten sonra yapılanlara, kitaplarının yakılmasına çok üzülmüş. Buna dayanamayan derviş diz üstü çöküp ellerini semaya kaldırmış, Allaha niyazda bulunmuş 

“Ey güzel Allahım ! bu topraklarda doğan kız çocuklarını öyle yiğit, öyle adaletli, öyle merhametli, bilgili ve güçlü kıl ki Kralın askerlerine baş gelsinler.  Onların gittiği yerde huzur, mutluluk ve sevgi baş göstersin" demiş. Derviş bir daha aşağıya inmez, dağlarda yaşamaya devam etmiş. 

              Kralın askerleri anbarın boşaldığını fark ederler ve Krala hemen haber vermişler. Kral derhal askerlerine, bu işi yapanları yakalanıp öldürülmesi için emir vermiş. Uzun uğraşlar sonunda hırsızlar yakalanmış. Ve anlaşılmış ki bütün bu işleri organize eden saraydan altını, inciyi, ihtiyacı olana dağıtan Kralın kendi kızı imiş. Hemen Krala haber verirler Kralda 39 kızın kellesini kesin, Kızımı bana getirin demiş. Askerlerden kaçamayan 39 tane kız oracıkta baş vermiş. Saraydan ve askerlerden kaçan Kralın kızı koşmuş koşmuş koşmuş tam ırmağın kıyısına kadar gelmiş, arkasında askerler teslim ol çağrısı yapamışlar, ama kız geriye bile dönüp bakmamış. Kendisini çok sevdiğini bildiği hatta aşık olduğu ırmağın kollarına bırakmış. Sevdiğine kavuşan ırmak sarıp sarmalamış Kralın kızını. Bir bütün olurlar, alıp götürür  gittiği yerlere sevdiğini. Sevgilisine kavuşan ırmak daha bir çoşkulu akar, coşarda coşar, deli gibi akar. Askerlerden kimse cesaret edip gidemez arkasından. Aşkına kavuşan ırmak  o günden sonra sediğinin gözlerinin renginde yeşil akar, YEŞİLIRMAK olur. 

        Yeşil ırmak geçtiği havzasındaki toprakları, dağları, taşları, ovaları  sevgilinin göz renginde yeşile boyamış. Her yerde her fırsatta haykırmış tüm insanlığa onu nasıl sevdiğini. Bu efsanenin yaşandığı coğrafya topraklarında, ovalarında yetişen saf, doğal organik en güzel ürünlerinin meyvelerini sunmuş sofrasında tarih boyunca tüm insanlığa. Bu organik ürünlerle beslenen yöre halkı bolluğun, bereketin, sevginin, merhametin, adaletin ve yiğitliğin timsali olarak bu topraklarda doğanların karakterinde, fıtrat ayarında bozulmamış ahlaki değerler olarak zuhur etmiş, hayat bulmuş.

            Dervişin ettiği duanın tecelliyatının ve kabulunun bir göstergesi olan bu yiğit kadınların doğurduğu yiğit erkekler gerçek değerlere ve hakka duydukları saygı neticesinde bu yükü omuzlarında taşımaktan gocunmayan, onur duyan, yaşam tarzlarının vazgeçilmez bir parçası haline getirerek binlerce yıldır damıtılmış ve demlenerek gelen bu davranışlarını folkloruna, halk oyunlarına Omuz Halayı olarak yansıtmış. Türkiye’de ve Dünyada ilk ve tek başka yerde göremeyeceğiniz omuz halayı bu topraklarda kadına verilen değerin sembolüdür. 

Anadolu’yu bir tencere süt olarak düşünürsek , bu bir tencere sütü çalmak için bir kaşık yoğurda ihtiyacımız varsa işte o bir kaşık yoğurt bizim fıtrat ayarında ki bozulmamış ahlaki değerleri davranışlarına yansıması ile mayalandırın kadim insanımızdır.

Kadim şehrimizin kadim insanları bu olayı unutmamak için dağına, taşına bunu sembol olarak işlemişler. Çanakçı deresinin üstüne inşa edilen iki yakayı birbirine bağlayan yani geçmiş ile gelecek arasında bağ kuran köprünün kilit taşına resmedilen Leylek bize ne anlatmakta ? 

Bilge kadın şöyle devam etmiş…

Leylek çok çok eski kültürlerde ruh olarak resmedilmiş. 

Yılan kadim kültürlerde sağlıkla ilgili gen haritamız, omurga olarak nitelendirilmiş.

Yani gelip geçici olan insana ölümlüsün ey insanoğlu şu kısacık ömründe insan kalabilmeyi başarabilmen için yalana dolana gerek yok. Dosdoğru dürüst ol. Fıtrat ayarını bozmadan doğal olarak yaşa. İnsanlıktan çıkmadan insan kal. 

O gün bu gündür her sene bu beldeye 41 Leylek göç eder  yuvalarını yüksek yerlere kurar, yavrularını büyütür ve giderken bu beldede yaşayan insanlara Leylekli köprüden veda ederken bir dahaki seneye  geleceklerinin sözünü de verirlermiş. Kırkkızın ruhu hersene baharda yeşillenen yöreye kırk Leyleğin kanatlarıyla birlikte gelir bu yöre halkına bolluk, bereket, huzur ve sağlığın önemini müjdeleyerek, sabahın seherinde uyanan güzel insanların başını ılık esen yellerle okşar ve hakkın sevgi dolu sözlerini kulağına usulca fısıldarmış. Bütün bu güzelliklere şahitlik eden 41. Leylek tüm gördüklerini, işittiklerini bir bir her gittiği  yerde anlatır, dinleyenlerin içlerinde var olan güzel hakikatin açığa çıkması için insan oğluna ilham verirmiş. Sizlerde bir gün yaşadığımız yörede eğer bir Leyleği havada görürseniz keşif yolculuğuna çıkacağınızın işaretidir. Eğer Leyleği yerde görürseniz bilin ki siz o yerin direğisiniz. Ve KIRKKIZLAR dan biri sizsiniz. 

Leyleğin ötüşünün anlamı “Lak lak- lek lek” “yerdeki ve göktekiler sana ait” demekmiş. 

Sıcak hava akımları sayesinde süzülerek uçarlar. Hiç kanat çırpmadan günde ortalama 400 km yol alabilirler.  

Leylekler toplu göç ederler, göç edecekleri zaman yerden kalkarlar, havada belli bir süre dönerler, oranın enerjisini ve konumu beyinlerine, buralara tekrar göç edebilmek için kaydederler.  

Leylekli köprü dünyada örneği olmayan bir köprü olarak tarihe geçmiş. Bu köprünün altından hem su akar hem insanlar akar hemde arabalar geçermiş.

Tam bu sırada bir leylek lak lak diye öterek  köprünün üstüne konmuş. 

Selam vermiş Bilge kadına ve Yağmur öğretmene. 

Yağmur öğretmen merakını gidermek için soru sormuş leyleğe. 

-Ey Leylek kardeş! Sen neden göç edersin, hiç yorulmaz mısın?

-Benim hicretim budur, insana “sen ölümlüsün sakın unutma, bir gün gelecek fâni dünyadan göç edeceksin” diye hatırlatırım. Ben yeryüzünde yaşarım ama gökyüzünde uçarım.  

Ve Hakk yolunda yol alan asla yorulmaz, ben ne kadar uzun uçsam da yorulmam.

-Ey Leylek kardeş! Sana neden leyleğin ömrün lak lak yapmakla geçer, demişler?

- Ben her zaman ses çıkarmam, gagalarımdan ses çıkardığımda, sadece Hakk’a “sensin ya Rabbim, sensin ya Rabbim” diye seslenirim.

-Ey Leylek kardeş! Senin için sevgisi, merhameti güçlüdür derler, nedir bunun hikmeti?

-Ben tek eşli yaşarım, yuvama sadığım, yavrularımı eğitirim, onlara uçmayı, beslenmeyi, göç etmeyi öğretirim, davranışlarım hep böyledir.

-Ey Leylek kardeş! Neden Leylek yavruları dışkılarını yuvalarının içine değil, dışına yaparlar?

- Ben yavrularıma; yediğin sofraya ihanet etmeyin, temiz olun, sadık olun, yuvanıza pislemeyin, diye öğretirim.

-Ey Leylek kardeş! Yuvanı neden hep insanların yaptığı binaların üstüne ya da insanların göreceği yüksek yerlere yaparsın?

-İnsanlar, yuvanın kıymetini, sadakati, paylaşmayı, yardımlaşmayı, yavrularını ilim ve irfanla yetiştirmeyi öğrensinler, Allah’ı anmayı unutmasınlar diye yuvalarımı onların göreceği şekilde yükseklere yaparım.

-Peki Leylek kardeş! Sana son bir soru sorabilir miyim?

-Buyur ademoğlu!

-Leylek kardeş, bizlere öğüdün ne olur?-

Doğa anana iyi bak, ona iyi davran, o sana tüm gıdalarını veriyor, eğitimini hayat okulundan al, ilimden irfandan asla ayrılma, birliğini ve beraberliğini koru, yerlerin ve göklerin sahibini unutma.

İşte KIRKKIZLAR bu bilinçle yaşar ve bu bilinçle hareket ederlermiş. Çalışkan, üreten, hayatın içinde var olan, yavrularını büyüten, ailesine sahip çıkan, cesaretli, huzur ve mutluluğu inşa eden, töresine sahip çıkan, Ayyıldızı omuzlarında taşıyan ve hakkı hakka teslim eden adaletli kızlar her zaman bulundukları yerin direği olmuşlar. Kırk gözeden su içen bu ulu çınarlar, güzellikler ve iyilikler tekrar tüm cihanı kaplayana kadar kendinden sonra gelen nesillere Türk Bala’larına bu bilgiyi aktarmışlar.    

Dünya köylüsü bilge kadın sözlerine şöyle devam etmiş…

 Nice kadınlar gördüm, gözleri gülen, bazende ağlayan

Ama yılmayan.

Kadınlar gördüm ,dik duruşlu,tek vuruşluk

Ama yıkılmayan.

Kadınlar tanıdım,çileli,cefakar, fedakar

Bir nedenle hayata tutunan.

Kadınlar gördüm varlığıyla güven veren,

Yokluğunda karanlığa düşülen.

Kadınlar  tanıdım,eli kalem tutan, şiir  yazan,

Etrafını aydınlatan ışık olan.

Kadınlar gördüm ,elinde fırçayla renkleri konuşturan,

Düşüncelerini,  duygularını tuvale yansıtan.

Kadınlar gördüm, körpecik henüz aşkı tatmamış baş vermemiş.

Zamanı geldiğinde yeşerecek, beşerin önderliğinde.

Kadınlar  tanıdım, hamur yoğuran,çamura şekil veren çocuk doğuran.

Kadınlar gördüm kendi çapında kandil, mum, lamba, yıldız, ay, güneş olan.

Hepsinin makamı mevkisi şekli şemali farklıydı,

Ama bakışlarındaki umut, sevinç, üzüntü, hep aynıydı.

Çünkü herkes bulunduğu yerin direğiydi...

Kadınlar evin direği,

Erkeğin en çok sevdiği,

Yavrularının sıcacık kucağı,

Yeryüzünün suyu toprağı,

Toplumun temeli

Hayatın kilit taşıdır KADINLAR...

Kilit taşını yerinden çıkartırsanız köprü çöker. 

Hayatın içinden kadını çıkartırsanız toplum çöker. Kadına değer veren toplumlar tarihte en yüksek medeniyetlere imza atmıştır. 

Çevrenizde, mahallenizde, köyünüzde, şehrinizde etrafınıza gönül gözüyle baktığınızda KIRKKIZLAR a muhakkak rastlarsınız.

O yüzden, 

“Ey kahraman!  Türk kadını sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın “ sözünün vücut bulduğu bu topraklar çok kıymetlidir demiş 

Bilge kadın Dünya Köylüsü 

Bizim ellerde kadın su gibi AZİZDİR. 

Sevdiğinin gözlerinin renginde yeşil akar YEŞİLIRMAK olur. 

Bizim ellerde kadın kale gibidir. Dimdik durur yıkılmaz, yılmaz mücadelecidir. Kötülüğü zindanlarına hapseder, güzelliğe iyiliğe yol verir. Darun Nusret gönüllüdür.

Bizim ellerde kadın Anadolu’nun mayasıdır. 

7 bin yıllık tarihiyle 14 medeniyeti koynunda büyütmüştür. Anadolu’yu bir tencere süt olarak düşünürsek , bu bir tencere sütü çalmak için bir kaşık yoğurda ihtiyacımız varsa işte o bir kaşık yoğurt bizim insanımızın bozulmamış fıtrat ayarındaki ahlaki değerleridir, demiş Bilge kadın. 

Sizlerde bir gün yaşadığınız şehri keşif yolculuğuna çıktığınızda sokaklarında, mağaralarında, dağında, taşında, köprüsünde rastladığınız sembolleri okur, duyduğunuz seslere kulak verirseniz gönül gözüyle bakar ve kendinizden bir parça ile bağ kurarsanız size ait izlere muhakkak rastlarsınız…

Bu topraklar neyse biz oyuz. Aslımızı inkar etmeyelim. Bu toprakları tanımadan ne yazar, ne usta, ne insan olursunuz. Doğduğun şehri tanıdığın için sahip çıkarsın özüne. Kah usta olur, kah yazar, kah şair, kah kadın, kah erkek tecrübeleriyle DEMLENMİŞ İNSAN yani KAMİL İNSAN olursun bu topraklarda. 

Ben ana yım

Ben dolu yum

Ben Anadoluyum.

demiş Bilge kadın. 

Zaman nasıl geçti anlamamışlar, Ayrılık vakti gelip çattığında, ceviz ağaçlarıyla dolu sokaklardan yürüyerek, Bu şehrin ulu fatihi Ahmet Melik Gazinin türbesini ziyaret etmişler ve ilk Türk islam mezar taşlarının oluşturduğu açık hava müzesini de gezmişler. Ve ulu atalarımızın ruhuna Fatiha okumuşlar. Yağmur öğretmen Şehrin altındaki dünyanın en eski roma Yeraltı Arsenal’lerin den çok etkilenmiş.  Kelkit Irmağı üzerine kurulan tarihi sekiz gözlü Talazan Köprüsüne kadar birlikte gelerek ve köprünün tam ortasından hüzünlü bir o kadarda sevinç dolu duygularla bilge kadın dünya köylüsüne sarılarak veda etmiş Yağmur öğretmen. 

Gözleri nemli nemli yola devam eden Yağmur öğretmen yaptığı araştırmada yaşadığı gördüğü yerleri şiirsel bir akımla şöyle dile getirmiş…

Bugün sana şöyle bir baktım Dönekse’den 

Aziz Niksar’ım. 

Şafaklarda dalgalanan Bayraktepe’nin gölgesinde,

Adım adım dolaştım tarih kokan sokaklarında…

Taşlara yazılı kadim sırlarını okudum her bir nakışında…

Erzurumlu Emrah, Cahit Kulebi yatar bağrında…

Bilge İnsanının sohbetinde mayalandım gözü yaşlı…

Leylekli köpründe dinlendim çayın deminde…

Hu hu sesleriyle…

Hatırlatır bize BAKİ olanı,

İlim, irfan, edep ile Ulu camilerin…

Hala ışık saçıyor kaleden, medreselerin…

Selam verir KIRKKIZLARın türbesi yüceden

Bir yolcu heybesinde azığı ile görünür geceden…

Dağın taşın yemyeşil cennet senin adın.

Yol ver geçeyim…

Eyy TALAZAN…

Enginlere taht kurar ULU YÜCE YARADAN…

           Masallarda bir Pir çıkar karşınıza gerçek hayatta ÖĞRETMEN. Yağmur öğretmen kurduğu bu masal köyünde ziyarete gelen tüm çocuklara dedelerden, ninelerden derlediği Anadolu masallarını bir bir anlatmış…Bu masallara ustalar kavalıyla ses vermiş. 77 yaşındaki Dünya Köylüsü Bilge kadın Leylekli Köprünün yanındaki kıraathane de misafirlerini çay eşliğinde ağırlamaya ve onlara rehberlik etmeye devam etmiş. 

Gökten kırk elma düşmüş …

Biri anlatana…

39 tanesi dinleyenlere ve bu sırra erenlere …

Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 

28 Haziran 2022 Salı

Kuşlu mağara

Ballıca Mağarası Masal Köyü 

         Bir varmış bir yokmuş diye başlar masallar. Ama bizim masallarımız Bir varmış Pir varmış. Bu çağda yaşayan insanların efsane hikayelerinden oluşuyor. Okulunu bitirmiş KPSS ye girmiş ve atanmayı bekleyen Yağmur öğretmen büyük şehrin kalabalığından odasına sığınmış ve albümlere bakarken gözleri dolmuş. 7 göbek önce bu şehre gelip yerleşen atalarını yad etmiş. Büyük büyük annesini çok özlemiş. Elindeki resimlere bakarken bir yandan da kahvesini yudumluyormuş. Balkonda gak gak diye öten karganın sesiyle telefondan gelen mesajın sesi bir birine karışmış. Mesajı okuduğunda annesinin “Dünyada Türkiye, Türkiye’de Tokat “dediği memlekete öğretmen olarak atandığını büyük bir sevinçle öğrenmiş. Neden böyle söylediğini yıllar sonra anlamış. Gölge oyunu Hacivat karakterinin köyüne tayini çıkan Yağmur öğretmen Google da yaptığı araştırmayla gideceği yer hakkında okudukları karşısında çok heyecanlanmış. Gideceği ilçenin sınırları içinde Unesco tarafından dünya mirası listesine alınan dünyanın en büyük ikinci mağarasının olması Yağmur öğretmeni hayrete düşürmüş. Bir havaalanı, bir kervan sarayı, hamamı ve  göçmen kuşlara yarenlik eden kaz gölünün olduğunu öğrenmiş.  Bağları, bahçeleri, ovaları tarım sit alanı olarak koruma altına alınan cennet vatanın, cennet köşesine gideceği için çok çok mutlu olmuş. Hemen o köyde müzik öğretmeni olarak görev yapan liseden okul arkadaşı Yusuf’u aramış. Geleceğini haber vermiş. Bu verimli toprakların  bereketiyle kültürüyle fark yaratan insan öyküleriyle, gün yüzüne çıkan sırları içinde barındıran sevimli hayal dahi edemeyeceğiniz güzelliklere ev sahipliği yapan beldenin halkıyla tanışmak için sabırsızlanmış. 22 yaşındaki Yağmur  öğretmen heyecan dolu yolculuğuna bugün Atatürk havalimanından çıktığı yolculukla başlamış. 
              Öğretmen olmaya daha ilkokulda karar vermişti. Bu kararı almasına, çocukları çok sevmesine sebeb olan komşunun oğlu Ahmet olmuştu. Komşunun çocuğu olan Ahmet o günlerde evlerine bir lutuf olarak serçe kuşu misali gelmiş ve bu serüven 4 yıl sürmüştü. Yağmur öğretmen Ahmet'e olan sevgisinin hiç bitmemesi için o günlerde verdiği bir kararla daha çok çocuklarla bir arada olabilmek için bu mesleği seçmişti. Yağmur kardeşi gibi sevdiği Ahmet'le okuldan gelince ilgileniyor, oyun oynuyor ve ondan sonra annesine teslim ediyormuş. Ailesine emanet edilen Ahmet' in sayesinde İnsanın insana duyduğu  karşılıksız sevginin  yarattığı değeri ve  kıymeti ilk olarak hiç bir bağı olmayan komşu çocuğuyla deneyimlemişti. Ve kendi kendisine söz vermişti. Sevgi herşeyin anahtarı. Daha çok çocuğa ulaşmak için öğretmen olmayı seçmişti. Ve yıl 2012 tayininin çıktığı şehre büyük bir heyecanla ayak basmış.
            Havaalanında Yağmur öğretmeni arkadaşı Yusuf karşılamış. Arabaya bindiğinde iki tarafı ağaçlarla kaplı yeşilin bin bir çeşidine şahitlik ederek ilerlemiş. Tam virajda köşede anne şefkatiyle iki kanatlı kapılarını sonuna kadar açmış, sevgiyle her geleni kucaklayan misafirlerini güler yüzüyle  karşılayan Mahperi hatun kervan sarayı sanki geçmişle gelecek arasında bir köprü gibiymiş. Bir çay içmek ve yemek yemek için burada mola vermişler. İki arkadaş eski günlerden ve geleceğe dair hayallerden konuşurken hasret gidermişler. Yağmur öğretmen kervan sarayın mütevaziliğine ve ihtişamına hayran kalmış. Kasaba sırtını dağlara yaslamış yüzünü ovalara dönmüş eteklerinde kümelenmiş  iki, üç katlı bahçe içinde mustakil evlerle dolu şirin bir yer demiş Yusuf öğretmen. 
Yağmur öğretmen okulun lojmanına yerleştiğinde içinde çok güzel duygular belirmiş. Hayallerini ve yapmak istediklerinin anahtarlarını burada bulacağı hissine kapılarak içini bir seviç kaplamış. Bir hafta içinde lojmandaki evinin eksiğini gediğini tamamlamış. Okulların açılmasını heyecanla beklerken penceresine konan guguk kuşu kumruya selam vererek hoş buldum hoş buldum demiş. 
          Eğitim bir köy ister. Bu köyde bu okulda geleceğin bilgi tohumlarını içinde barındıran çocuklarla tanışmak için can atıyormuş. Okulun ilk günü onu okul müdiresi Pelin Hanımefendi güler yüzüyle karşılamış. Hoşgeldiniz diyerek sınıf öğretmenini öğrencilerle tanıştırmış. 
         Yağmur öğretmen sınıfına girdiğinde yaşları 9 ila 12 yaş arasında değişen birleştirilmiş sınıf öğretmeni olarak karşılaştığı 39 öğrenciyle tek tek el sıkışarak tanışmış. Hepsinin gözleri ışıl ışıl parlıyormuş. Belliki güzel besleleniyorlarmış. Ailelerle tanışmayı çok arzu ediyormuş. Gel zaman git zaman okula alışmış. Velilerle  tanışmış.  Çocuklar için ne yapabilirimin gayreti içersinde elinden gelenin en iyisini yapmış. Günler gelmiş geçmiş. Birinci dönem bitmiş. İkinci dönem başlamış. Havalar ısınmış. Bahar gelmiş. Heryer, yeşillenmiş. Yağmur öğretmen çok meraklıymış. Bölgeyi tanımak ve yeni yerleri öğrencileriyle birlikte keşfetmek için yörenin kuş cenneti olan Kaz Gölüne ve Ballıca Mağarasına bir gezi düzenleyerek öğrencileri ile birlikte gezmek istemiş. Kasabanın doğal güzelliği onu mest ediyormuş. Öğrencilerini götürmeden önce keşif yapmak için boş gününde buraları gezerek bir ön bilgi toplamak istemiş. Okul arkadaşı müzik öğretmeni Yusuf Öğretmenden eşlik etmesini istemiş. Yusuf öğretmen ben yarın müsaitim arabayla seni okuldan alırım demiş.
             Ertesi gün arkadaşıyla birlikte Ballıca mağarasının bulunduğu Ballıca köyüne gitmek için yola çıkmışlar. Arabayla dağlara doğru kıvrıla kıvrıla tırmanarak yol almışlar. Çatallı yolun kenarında durmuşlar. Yolu bilmediği için yol kenarında kuzularını otlatan çobana seslenmişler. Çoban kuzularına kaval çalıyormuş. Kaval sesini epey bir dinlemişler. Ne de güzel geliyor sesi yanık yanık. Yağmur öğretmen mest olmuş.
           Yüksek İhtisasını nefesli çalgılar üzerine yapan Yusuf öğretmen “kaval türkülerin öz çalgısıdır demiş. Kaval İlk olarak orta Asya Ural bölgesinde bir çobanın elinde görülmüş. Bu nedenle kaval çoban çalgısı olarak bilinir. Türk halk müziğine renk katan önemli bir üflemeli çalgıdır. Kavalın yanık sesi yüreğimizdeki özlemi, sevgiyi, acıyı, tasayı, dile getirir. Geçmişten geleceğe seslenir. Dinleyen kişinin içini titretir. Ortak duygularımızı güçlendirir bizi biz yapan birleştirici bir müzik aletidir demiş. Otantik bir çalgıdır. Bu topraklar kavalın doğum yeridir. Büyük usta sanatçı Kaval yapımı ve icracısı olarak UNESCO tarafından yaşayan insan hazinesi envanterine ismini yazdıran tek  usta bu topraklarda yaşıyor. Biliyormusun bu mağarada UNESCO tarafından dünya mirası olarak koruma altına alındı. Bu mağarayı 40 yıl önce bir çoban bulmuş. Yetkililere haber vermiş. Fırtınalı bir günde koyunlarını korumak için mağaraya sığınmış. O gün bu gündür ziyarete gelen tüm dünya insanlarını ağırlamakta.” demiş. Ve  Çobana selam verip yolu sormuşlar.  Çoban yolun sağından kral yolundan devam edin demiş. Teşekkür ettikten sonra yola sağdan devam etmişler.  Epeyce gittikten sonra düzlük bir yerde arabayı park etmişler. Merdivenlerle yukarıya doğru tırmanmaya devam etmişler. Hava çok güneşliymiş. Rüzgar sıcak sıcak esiyormuş.Tam mağaranın giriş kapısında şöyle bir soluklanmışlar ve buz gibi bir su içerek biraz ferahlamışlar. Yağmur öğretmen sandalyede oturan ayağında çarığı, elinde bastonu, boynunda şalı olan  yaşlı bilge kadına selam vererek merhaba demiş. Bilge kadın gençleri görünce çok mutlu olmuş. Hoşgeldiniz demiş. Eğer isterlerse onlara rehberlik yapabileceğini söylemiş. Yağmur öğretmen çok sevinmiş. Tabiki çok mutlu oluruz demiş ve ismini sormuş. Bilge kadın bana Dünya Köylüsü derler. Köylüyüm bu topraklarda doğdum. Burada yaşıyorum. Köyümü ve insanımı çok seviyorum demiş. Bu mağarayı ziyarete gelenlere eşlik ediyorum demiş.  
     Yağmur öğretmenin gözüne yerde parlayan bir şeyden ışık vurmuş ve gözleri kamaşmış. Dikkatli baktığında dünya Köylüsünün ayağında ki çarıktan geldiğini farketmiş. Aaa çok güzel bir ayakkabı rengarenk ve ışık saçıyor demiş. 
Dünya Köylüsü 
-Evet kızım bu çarık yöresel bir ayakkabıdır. Aynalı çarık deriz. Manda derisinden yapılır. Ayak sağlığını çok iyi koruyan bir ayakkabıdır. Kişinin ayaklarını yere sağlam basmasını sağlar. Toprakla iletişim halindedir. Bu dünyada  İz bırakmak isteyen yöre kızları aynalı çarık giymeden gelin gitmez.” demiş.
Yağmur öğretmen ayakkabının üzerine biraz daha eğildiğinde aynada kendisini görmüş. Tasavvufta ayna sırlıdır. Kendini bilme yolculuğunda baktığın her yerden yansıyan varlığın, sana seni hatırlatan özün bir parçası olduğunu okumuştu, Yunus’un dizelerinde. Bilge kadın her şey vücut bulduğu köklere geri döner. Kendini bilen rabbini bilir demiş. 
             Yolumuz çok uzun. İsterseniz bir an evvel mağarayı gezmeye başlayalım demiş. Ve Bismillah diyerek yürümüş.  Arkasından Yağmur öğretmen ve arkadaşı onu takip etmeye başlamışlar.  Merdivenlerle aşağıya doğru inerken mağaranın girişindeki kayalıkların arasından geçmişler. Sanki kayalar havada duruyormuş.  Gittikçe gün ışığından uzaklaştılar ve kapkaranlık yolda tek sıra halinde yürümeye devam etmişler. 
Mağaranın içi yer yer kırmızı loş ışıklarla aydınlatılmış. Birden bire baş üstlerinde pır pır uçuşan  ince tiz bir sesle sağa sola kaçışan cüce yarasalara rastlamışlar. Yağmur öğretmen ilk defa yarasa gördüğünü söylemiş. Tavana doğru baktıklarında asılı duran bir sürü yarasa görmüşler. Bilge kadın korkmayın onlar size zarar vermez demiş.
        Karanlık ve nemli yerlerde yaşayan yarasalar dünyada uçan tek memeli kuş türüdür. Gözleri kördür ama kulakları çok iyi duyar. En yüksek radar alıcısından daha iyi gelişmiş ses sistemi vardır demiş. Yağmur öğretmen yarasaların tavanda ters duruşlarını annenin rahim duvarına yapışan embriyoya benzetmiş. Kanla beslenen embriyoyu karanlıklar içinde en güzel yerde emin ellerde gelişimini tamamlayan tohuma benzetmiş. Bu düşüncelerle ilerlerken dar bir koridordan tek sıra halinde geçmişler. 
Kayaların üstü nemli nemli. Tavandan damlayan suların sesi şıp şıp gelirken epeyce bir yol almışlar. Sağa sola doğru ara ara derinleşen kayaların yüzeyi yuvarlak, pütürlü, kireçlenmiş kayalardan oluşan ilginç şekilleri okumak için düşüncelere dalmış. Milyonlarca yıl önce süzülerek gelen damla damla suyun azimli kararlılığında ortaya çıkan şekillere hayran kalmış. Hepsi şah esermiş.
Bilge kadın sözüne devam etmiş. 
Bu gördüğünüz şekiller Mağara incileri, mağara gülleri, farklı formdaki sarkıtları, perde travertenleri, soğan sarkıtları, üzüm salkımları ile bu görsel şölen mağaranın istisnai doğal güzelliğini oluşturuyor. Bu oluşumlar Ballıca mağarasını dünya ölçeğinde özgün kılıyor. demiş. 
İnsanoğluda kendindeki potansiyeli açığa çıkartmak için sabırla kendini işlemeli diye düşündü. Yağmur öğretmen bu olağanüstü görseller karşısında Kendisini yazar, müzisyen, ressam, mimar, usta, üreten sanatçı ruhlu insanlardan birisi olarak hayal etmiş. Ve en çok neye ilgi duyduğunu neyi sevdiğini ne yapmak istediğine odaklanmıştı.  Bilge kadın “iyi bir heykeltıraş fazlalıkları atar geriye şah eser kalır” diyerek noktayı koymuş.  Bizde bu yolculukta fazlalıklardan kurtulup net olanın inşasını yapmaya çalışmıyor muyuz? demiş. 
Ve elinde bulunan son Osmanlı fenercisinden aldığı feneri yakarak taşın üzerine tutmuş. Işığı geçiren taş Balkabağı rengindeki turuncu rengini yansıtmış. Bal kabağının turuncu renginden dolayı  mağaraya bu ismi vermişler. Mağara değişimin dönüşümün ve yaratıcılığın sembolüdür demiş. Bilge kadın Dünya Köylüsü. 
Yağmur öğretmenin aklına kül kedisi masalındaki balkabağından yapılan araba gelmiş. Bu mağarada zaman yolculuğunda bizi geçit kapısına götüren bir araç olabilir miydi? diye düşünmeden edememiş. 
Yağmur öğretmen gördükleri karşısında hayran kalmış. Kalsit Kıristal kireç taşından oluşan bu mağara kim bilir ne sırları içinde gizliyordu. Biraz daha ilerleyince en geniş en yüksek salona gelmişler. Mağaranın Yüksekliği yaklaşık olarak 99 m, uzunluğu 700 m imiş. Mağaranın içinde üç-dört milyon yılda oluşan dünyanın en büyük sarkıtı ve en uzun dikiti  bu salonda aynı anda bulunuyormuş. Sarı  renklerle ışıklandırılan bu bölüm sanki güneşe doğru yol almanın aşkıyla oluşan dikitlerin ve güneşten gelmenin olgunluğu ile tavandan kristal avize gibi aşağıya doğru sarkan sarkıtların orta yerde birleşerek yeni şekiller ortaya çıkartması olağan üstü bir görsellik sunarken, birden bire bir sarsıntıyla yer yerinden oynamış. İki taşın birleştiği yerden bir taş kopmuş ve açılan delikten sızan ışık, Yağmur öğretmenin mezuniyetinde babaannesinin boynuna taktığı 30 milyon yıllık yeşil opal taşından yapılan kalp şeklindeki kolyeye vurduğunda her taraf Zümrüt yeşili renge boyanmış.  Bilge kadın taşların sırlarını açıklarken bir elini kalbinin üzerine koymuş ve gözlerini kapatmış. Yağmur öğretmene ve arkadaşına sizde elinizi kalbinizin üstüne koyun ve gözlerinizi kapatın demiş. Söylediklerimi tekrar edin demiş “Arzdan geleni yut, Gökten geleni tut.  Yerlerin ve göklerin sahibini sakın unutma. Yüksek Medeniyet huzur demektir. Her daim huzurda olduğunu hatırla.” demiş.  Yere düşen  anahtar şeklindeki kristal taşını alarak, bunu sana hediye etmek istiyorum demiş. Bilge kadından aldığı anahtara hayranlıkla bakmış ve avuç içinde kristal anahtarın mükemmelliğine dokunurken taşı göğsüne bastırmış. İlk defa tanımadığı bir kişiden bu kadar değerli bir hediye almış. Yüreği sevinçten güp güp atmış. Bu sevinci yıllar önce evlerine gelen Ahmet’in sevgisine benzetmiş. 
Yağmur öğretmen 
Kelimelerin gücünü ve anlamını içselleştirdiğinde mağaranın derinliklerinde açılan bir kapı görmüş.   Gözlerini açtığında kapının şekli  Bilge kadının boynundaki şalın deseniyle aynıymış. Bu sırrı okuyan Usta Sanatkar  bir şalın üzerine ıhlamur ağacıyla deseni mühürleyerek basmış ve imzasını atmıştı. 
Ve bu sırrı bilen yazarın okuyucusuna aktardığı bir kitap gibi sayfalardaki satırları okuyan Bilge kadına bu motifin anlamını sormuş. 
Dünya Köylüsü,” eli belinde kadın motifi.  Gücünü kendinden alan kadın demek”demiş. O yüzden bu topraklar ana dolu dur” Tüm güçlükleri sevgi, merhamet, sabır, şefkatle, ilimle ve azimle  aşarak kalp okyanusunun sahilinde açan mağara gülleri, mağara incileri ve yıldızları gibi cesaretle açığa çıkması milyon yıl almış Anadoluda.
 Ağzından çıkan kelimenin gücü seni göklere taşır. 
Korkma! bu mavi denizde yüzmek için sadece kelimenin kök ve ilk anlamını bilmen gerekiyor. demiş. 
Yağmur öğretmen Mağaranın içinde 60 m derinlikteki  bu uçsuz bucaksız arı duru suyun kıyısında karşıya geçmek için çareler  aramış. Ne yöne gideceğine karar verememiş. Bilge kadın kalbinin sesini dinlemesini söylemiş.  Gözlerini kapatmış. Suyun şırıltısının geldiği yöne doğru kulak vermiş. Vak vak sesiyle ürpermiş. Suyun üstünde yüzen Yeşilbaşlı gövel ördekleri görünce çok mutlu olmuş.
 Yağmur öğretmen ördek kardeş bizi gittiğin yere götürür müsün demiş.  Ördek hiç tereddüt etmeden elbetteki binin üstüme sizi istediğiniz yere götüreyim demiş.
 Bilge kadın yeşil başlı gövel ördek kaz gölünde yetişen bir kuş türüdür. demiş. Yusuf öğretmen o güzel sesiyle “yeşil ördek gibi daldım göllere 
Sen düşürdün beni dilden dillere
Başım alıp gidem gurbet ellere 
Ne sen beni unut nede ben seni” türküsünü içinden mırıldanmış.
Suyun aktığı yöne doğru ilerlemişler. Ufukta yıldız gibi parlayan bir ışık yansıması görmüş. Sonsuz bir aydınlanmanın hissiyatıyla Yağmur öğretmen çok şükür gün ışığına kavuşacağız demiş. Büyük bir huzurla mağaranın çıkışına doğru yaklaşmışlar ve nihayet gökyüzünü selamlamışlar.
Ocaklı şelalesinin kaynağı olan bu göze çok yükseklerden akıyormuş. 
Dünya Köylüsü şelalenin 28 m yükseklikten aktığını ve bu  şelalenin altında çimen çocukların 
sağlıklı, sıhhatli, merhametli, adaletli, çok cesur ve sanatçı ruhlu olduklarını söylemiş. Dost doğrudurlar. Hakka kul olan fıtrat ayarında bozulmamış ahlaki değerlerle donatılmışlardır. Gözü kara, yürekli bir insan olarak hayatlarında hep insanlığın faydasına iş yaparlar” demiş. (Hacivat) Hacı ivaz da çocukken bu şelalede çimmiş. 
Özellikle Nisan, Mayıs ayında bu şelale coşar ve buraya bu bilgileri almak için niyet eden güzel insanlar yıkanmaya gelirmiş. Çoşkuyla akan Şelale bu kişilere Mağaranın derinliklerinden damıtılarak süzülerek gelen kadim bilgileri paylaşarak yarenlik edermiş. 
Çok yükseklerden akan şelalenin suyu kayalara çarpa çarpa yere düşermiş. Ve küçük bir göletin içinde birikirmiş. Bu göletin taşkınlığından yol bulan sular kıvrıla kıvrıla akarak kaz gölüne ulaşırmış. Engin düzlüklerde durulan su, çevresine yuva yapan binlerce hayvanı kurdu, kuşu, balığı besleyerek bir çok canlıya hayat verirmiş. Buradan aldığı bilgileri gittikleri yerlere götüren kuşlar en büyük bilgi taşıyıcılığını yapan postalarmış.  
 Bu ovaya kaz ovası derlermiş. Toprakları çok verimli imiş.  O yüzden tarım sit alanı olarak ilan edilmiştir. Endemik bitki ve canlı örtüsüyle bu topraklar bozulmamış genleri Nuh’un gemisi misali ambarında saklarmış. Türkiye’nin saklı hazinesidir.”demiş Bilge kadın. 
 Tam bu sırada direğin üzerine yuvasını yapan göçmen kuş leyleğin lak lak sesini duymuşlar.
Dünya Köylüsü, Bilge kuş leyleği görünce selam vermiş. Hoşgeldin leylek kardeş demiş. Yağmur öğretmen çocukluğunda dinlediği masallarda beni getiren leylek bumuydu acaba? diye düşünürken muzipçe gülmüş. Annesinin neden böyle söylediğini çok merak etmiş. ilk defa bir leyleği bu kadar yakından görmüş. Bilge kadın bu toprakların vazgeçilmez konuklarıdır leylekler. Çok yer gezdikleri ve Kabe’den  geçtikleri için hacı leylekte derler onlara halk arasında. 
Olgunlaştığımızda idrakimiz genişler. Bakışımız kuş bakışı gibi birleştirici olur. 
İşte bu anlayışa sahip olduğumuzda kamil insan oluruz. 
Leylekler göç edecekleri zaman güneşi takip ederek güneşe doğru göç ederler. Halk arasında leyleklerin geliş tarihi ahmed-i lak lak olarak bilinen Şubat sonu Mart başı olarak işaret edilir. 
İnsan hakkı bilmediği sürece , ilim ile irfan ile yoğrulmadığı, eğitilmediği sürece ölü geldi ölü gitti denir. 
İnsan kendini bilmeli hakka şahit olmalı. İnsan yaşamın sırrına anlamına bir bilen ile ermeli. demiş. 

Mağaranın çıkışından aşağıya inmek için ya suyla birlikte çağlayarak kayalara kafalarını Çarpa çarpa yada leyleğin sırtında göklerde süzüle süzüle ineceklerdi. 

Yağmur öğretmen leylek kardeş bizi yere indirebilir misin? dedi. Leylek büyük bir memnuniyetle atlayın sırtıma dedi. Hepsi sırası ile leyleğin sırtına bindiler. Düşmemek için serçe gibi leyleğin kanadına sığındılar. Dünya Köylüsü bilge kadın anlatmaya devam etmiş. 

Leyleğin ötüşünün anlamı “Lak lak- lek lek” “yerdeki ve göktekiler sana ait” demekmiş. 

Sıcak hava akımları sayesinde süzülerek uçarlar. Hiç kanat çırpmadan günde ortalama 400 km yol alabilirler.  

Leylekler toplu göç ederler, göç edecekleri zaman yerden kalkarlar, havada belli bir süre dönerler, oranın enerjisini ve konumu beyinlerine, buralara tekrar göç edebilmek için kaydederler. Anadolu’nun mayası olan bu topraklarda köprünün kilit taşına leylek sembolünü yerleştiren bilge insanlar acaba bize ne anlatmak istemişler?  

Yağmur öğretmen merakını gidermek için 

-Ey Leylek kardeş! Sen neden göç edersin, hiç yorulmaz mısın?

-Benim hicretim budur, insana “sen ölümlüsün sakın unutma, bir gün gelecek fâni dünyadan göç edeceksin” diye hatırlatırım. Ben yeryüzünde yaşarım ama gökyüzünde uçarım.  

Ve Hakk yolunda yol alan asla yorulmaz, ben ne kadar uzun uçsam da yorulmam.

-Ey Leylek kardeş! Sana neden leyleğin ömrün lak lak yapmakla geçer, demişler?

- Ben her zaman ses çıkarmam, gagalarımdan ses çıkardığımda, sadece Hakk’a “sensin ya Rabbim, sensin ya Rabbim” diye seslenirim.

-Ey Leylek kardeş! Senin için sevgisi, merhameti güçlüdür derler, nedir bunun hikmeti?

-Ben tek eşli yaşarım, yuvama sadığım, yavrularımı eğitirim, onlara uçmayı, beslenmeyi, göç etmeyi öğretirim, davranışlarım hep böyledir.

-Ey Leylek kardeş! Neden Leylek yavruları dışkılarını yuvalarının içine değil, dışına yaparlar?

- Ben yavrularıma; yediğin sofraya ihanet etmeyin, temiz olun, sadık olun, yuvanıza pislemeyin, diye öğretirim.

-Ey Leylek kardeş! Yuvanı neden hep insanların yaptığı binaların üstüne ya da insanların göreceği yüksek yerlere yaparsın?

-İnsanlar, yuvanın kıymetini, sadakati, paylaşmayı, yardımlaşmayı, yavrularını ilim ve irfanla yetiştirmeyi öğrensinler, Allah’ı anmayı unutmasınlar diye yuvalarımı onların göreceği şekilde yaparım.

-Peki Leylek kardeş! Sana son bir soru sorabilir miyim?

-Buyur ademoğlu!

-Leylek kardeş, bizlere öğüdün ne olur?-

Doğa anana iyi bak, ona iyi davran, o sana tüm gıdalarını veriyor, eğitimini hayat okulundan al, ilimden irfandan asla ayrılma, birliğini ve beraberliğini koru, yerlerin ve göklerin sahibini unutma.

-Çok teşekkür ederim Leylek kardeş sizinle tanıştığıma çok mutlu oldum. Bende şu aşağıda kaz gölünün kenarında gördüğün okulda öğretmenim. Ne zaman istersen bizi ziyarete gelebilirsin seni öğrencilerimle tanıştırmak isterim demiş.

Leyleğin kanatlarında gök yüzünde uçarken kaz gölüne kuş bakışı bir kaç tur atmışlar. Bütün kuşlara, gölde yaşayan canlılara selam vermişler. Gök yüzünden el sallamışlar.  Yağmur öğretmen Çok çok uzaklardan gelen telli zurnanın sesine kulak vermiş. Yükseklerden sesi gayet hoş duyuluyormuş. Yusuf öğretmen telli zurna bu topraklarda çalınan bir çalgıdır. Gümüş tellerle sarılı kayısı ağacından yapılan, davula yarenlik eden, düğünlerin vazgeçilmez ikilisinden birisidir. demiş. Karşı köyde düğün var. Zeynep kızı gelin ediyorlar. Telli zurna ilan ediyor, herkese duyuruyor bu düğünü. Davul zurna üç gün boyunca bu güzelliği herkese duyurmak için çalarda çalar. Yağmur öğretmen çok merak etmiş. Bizde oraya gidebilirmiyiz. demiş. 

Leylek  isterseniz sizi oraya götüre bilirim demiş. Dünya Köylüsü Bilge kadın olur yöremizin gelenek ve göreneklerini yansıtan bu düğüne bizde gidelim demiş. Sesin geldiği yöne doğru yaklaştıkça telli zurnanın sesi ve davulun sesi çok daha net duyulur olmuş. Gök yüzünden yer yüzüne doğru kuş bakışı baktığında aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyormuş. Yere doğru yaklaştıkça insanlar büyümüş. Leylek köy meydanına insanların şaşkın bakışları arasında inmiş. Köy halkı leyleğin getirdiği misafirleri ayakta karşılamışlar. Bilge kadın çok teşekkür etmiş. Leylek havalanırken lak lak lek lek diye ötmüş.

Bilge kadın, Yağmur öğretmen, ve Yusuf öğretmen unutmadım aklımda diyerek el sallamışlar. 

Davetsiz misafirleri Köy meydanında köyün muhtarı ve düğün sahibi hoş geldiniz diyerek karşılamışlar. Dünya köyüne gelen misafirleri Baş köşeye oturtup lezzetli ikramlarla donatılmış bakırdan honca tepsisinin içinde sunulan yöresel yemeklerle dolu sofraya davet etmişler. Karınlarını doyurduktan sonra, davul zurna eşliğinde oynanan “Omuz Halayını” hayranlıkla izleyen Yağmur öğretmene Dünyada ve Türkiye’de ilk ve tek başka yerde göremeyeceğiniz “Omuz Halayı” bu yörenin kadına verdiği değerin simgesidir demiş Bilge kadın. 

“Ey kahraman!  Türk kadını sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın “ sözünün vücut bulduğu bu topraklar Yağmur öğretmenin içini aydınlatmış.

Başında muhtar şapkasıyla ve vakur duruşuyla gelinin babası, kızının koluna hediye olarak geleneksel el sanatıyla yapılan Tokat bileziğini takmış. Gelin ayağında aynalı çarığı, başında telli duvağı ile babasının elini öpmüş. Her zaman başımın tacısın kızım. Bak  kızım baba ocağının kapısı sana her daim açıktır. Oban şenlikli, yuvan kutlu, hanen mutlu olsun. Bir yastıkta kocayın demiş ve  kızını ata bindirmiş. Düğümsüz yulardan gem vurulan atın ipini  damadına teslim etmiş. Yolunuz bahtınız açık olsun güle güle gidin demiş. 

Bilge kadın dünya Köylüsü 

Bizim ellerde kadın su gibi AZİZDİR. 

Sevdiğinin gözlerinin renginde yeşil akar YEŞİLIRMAK olur. 

Bizim ellerde kadın kale gibidir. Dimdik durur yıkılmaz, yılmaz mücadelecidir. Kötülüğü zindanlarına hapseder, güzelliğe iyiliğe yol verir. Darun Nusret gönüllüdür.

Bizim ellerde kadın Anadolu’nun mayasıdır. 

7 bin yıllık tarihiyle 14 medeniyeti koynunda büyütmüştür. Anadolu’yu bir tencere süt olarak düşünürsek , bu bir tencere sütü çalmak için bir kaşık yoğurda ihtiyacımız varsa işte o bir kaşık yoğurt bizim insanımızın bozulmamış fıtrat ayarındaki ahlaki değerleridir. Demiş Bilge kadın. 

Yağmur öğretmen duydukları ve gördükleri karşısında çok etkilenmiş kökleri bu topraklara dayandığı için kendini çok güçlü hissetmiş.               Mutluluktan gözleri Yusuf öğretmene doğru çevrilmiş. Göz göze geldikleri anda sanki Yusuf  öğretmen yıllardır bu anı bekliyormuş gibi eli annesinden miras kalan cebindeki kutuya gitmiş. Kapağını açmış ve mercan taşlı “kaz ayağı yüzüğü” eline alıp diz çökmüş. Herkesin önünde Yağmur öğretmene benimle evlenirmisin demiş.Yağmur öğretmen mutluluktan gülen gözlerinden akan damlalarla evet evet derken anneannesinin ilk yaş gününde aldığı kulağındaki mavi boncuklu per per yani “pır pır küpeler “heyecanla pırıl pırıl parlayarak gelecek güzel günlerin müjdesini fısıldamış kulağına. İki aşık kumrular gibi El ele, el hakka deyip yürümüşler güzel günlere doğru…

Teşekkürler Teşekkürler…

Sizlerde bir gün yaşadığınız şehri keşif yolculuğuna çıktığınızda sokaklarında, mağaralarında, dağında, taşında rastladığınız sembolleri okur, duyduğunuz seslere kulak verirseniz gönül gözüyle bakar ve kendinizden bir parça ile bağ kurarsanız size ait izlere muhakkak rastlarsınız…

Bu topraklar neyse biz oyuz. Aslımızı inkar etmeyelim. Bu toprakları tanımadan ne yazar, ne usta, ne insan olursunuz. Doğduğun şehri tanıdığın için sahip çıkarsın özüne. Kah usta olur, kah yazar, kah şair, kah kadın, kah erkek tecrübeleriyle DEMLENMİŞ İNSAN yani KAMİL İNSAN olursun bu topraklarda. 

Ben ana yım

Ben dolu yum

Ben Anadoluyum.

demiş Bilge kadın. 


Okul müd Pelin hanım çocuklar yarın hep birlikte Yağmur öğretmenimizin önderliğinde mağarayı gezmeye gidiyoruz. demiş…

Çocuklar oley diye hep bir ağızdan bağırmışlar. 

           Masallarda bir peri çıkar karşınıza gerçek hayatta ÖĞRETMEN. Yağmur öğretmen kurduğu bu masal köyünde ziyarete gelen tüm çocuklara dedelerden, ninelerden derlediği Anadolu masalllarını bir bir anlatmış…Bu masalllara Yusuf öğretmen kavalıyla ses vermiş. 77 yaşındaki Dünya Köylüsü Bilge kadın mağaranın kapısında gelen misafirlere eşlik etmeye devam etmiş…

Gökten üç elma düşmüş …

Biri anlatana…

Biri dinleyenlere, birisi de bu sırra erenlere …

Dünya Köylüsü 

Ayla Bağ 



22 Haziran 2022 Çarşamba

KADİM ŞEHRİMİZİN KADİM İNSANLARI REHBER Nejla Kalpakçı

                 Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta Tokat’a 18 yaşında gelin gelen ve 45 yıldır burada yaşayan Tokat’ın gelini Gazi-tur turizm tur başkanı çok kıymetli Nejla Kalpakçı hanımefendi ile hayata dair yaptığımız sohbeti sizlerle paylaşacağım. Aslen Sivaslı olan Nejla hanımı daha yakından tanıma fırsatı bulacağız. Kendisini ilk kez güneydoğu turuna katıldığım zaman üç gün boyunca gösterdiği olağanüstü çaba ile konuklarını karşılama, ağırlama ve uğurlama esnasında ki samimi ve içten rehberliği ile tanıdım. Güler yüzlü, anaç, aynı zamanda işine aşık bu güzide kadına hayran kaldım. İstedim ki sizde bu güzel insanla tanış olasınız. Telefonla aradım ve bir çay bahçesinde buluşup röportajımızı gerçekleştirmek üzere sözleştim. Vakit saat geldiğinde sözleştiğimiz yerde buluşup çay eşliğinde sohbete başladık. Kah ağladık kah güldük. Bu çok samimi ve içten söyleşiyi “sağlığınız, paranız, vaktiniz ve enerjiniz varken bol bol gezin. Sonra çok geç olabilir” diyerek bizlere çağrıda bulunan tur rehberimize 

Öncelikle hoşgeldiniz bu yoğunluğun arasında bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederek ilk sorumu yöneltiyorum. 

1-Sizi kısaca tanıya bilir miyiz? Nejla Kalpakçı kimdir.?

Ben Sivas’lıyım diyerek söze başladı. “18 yaşında evlendim. Tokata gelin geldim. 45 yıldır burada yaşıyorum. Tokatı ve Tokatlıları çok seviyorum. 1959 yılında Sivas’ta doğdum. 6 kardeşiz. Babam besi tüccarıydı. Mal alıp satardı. Annem ev hanımı. İlk okulu Sivasta okudum. Annem hastalanınca okulu bırakmak ve kardeşlerime bakmak zorunda kaldım. 13 yaşında 5 kardeşten sorumlu ev işlerini yöneten bir kadın oldum. Çocuk olmadan, genç kız olmadan sorumluluk alarak erkenden büyüdüm. Babam bize dürüstlüğü, cömertliği ve çalışmayı öğretti. Annem çok becerikli asil bir kadındı. Konaklarda büyümüş. Foter şapka takan bir hanımefendi idi. Babam annemi çok severdi. Sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Evliyim, eşimi çok seviyorum, üç çocuğum, beş torunum var. 

2- Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Okullar kapanınca üç aylığına sıcak çermiğe giderdik.  Orada çadır kurar ve tüm aile bir arada geçirdiğimiz o günleri hiç unutmuyorum. Amcamlar, dedemler, akrabalarla bir arada olduğumuz o günleri özlüyorum. Çermiğin havuzlarında yüzmeyi öğrendik. Altınkale çermiğinin suyu çok güzeldir şifalıdır. Babam besi tüccarıydı. Mal alım-satımı yapardı. Gücü yetmeyenlere ineği bedava verir, sütünü sağın satın bana taksit taksit parasını ödeyin derdi. Herkes babamı çok severlerdi. Şimdilerde Baba mesleğini kardeşlerim devam ettiriyorlar. Benide hesapla kitapla küçük yaşta babam tanıştırdı. Sorumluluk verdi. Ben ticaretle uğraşmayı seviyorum. Çocukluğumda mahallede sadece bizim evimizde buzdolabı vardı. Sıcak yaz günlerinde arkadaşlarıma on kuruşa buz satardım. Ticarete çocuk yaşta başladım. Bu yanım babama benziyor. 

3-Tokatın vazgeçilmez tur rehberisiniz. Tur işine ne zaman başladınız?

Gezmeyi çok seviyorum. Bundan 20 yıl önce başladım. İlk önce hobi olarak yakın akrabalarımla tur düzenleyerek gezmeye başladım. İlk turumu Urfa’ya düzenledim. Talep olunca bunu iş olarak yapmaya başladım. Hanımlar ve beyler bu turlardan çok mutlu oldular ve yılda üç dört tur derken şimdi Gazi-tur turizm de tur başkanı olarak görev yapıyorum. Çok mutluyum. Sürekli geziyorum. Yurt dışı turlarınıda düzenliyoruz. Gezmediğim ülke kalmadı. Ama memleketimden güzel yer göremedim. Bizim memleket bir ömür boyu gezilse yine de keşfedilmeyi bekleyen bir cennet. Avrupa katedrallerden süslü binalardan ibaret. İspanya, Venedik, İtalya, Azerbeycan, Ürdün, Almanya, Fransa, Mekke…gibi bir çok ülkeyi gezdim. Gördüğüm güzellikleri her kes görsün istiyorum. Arkadaşlarıma şöyle diyorum, İki kazak az alın gezmeye para ayırın diyorum. Rehabilite olmak için gezmek gerek. Günü birlik bile olsa kısa geziler düzenleyin ve görmediğiniz yerlere gidin. Yürümediğiniz sokaklarda yürüyün. Fırsatları değerlendirin. Zaman yaratın. Benim nice arkadaşlarım var, Ayla hanım parası var gezmek için meliyor ama sağlığı müsade etmiyor. O yüzden sağlığınız yerindeyken paranız varken vakit yaratın ve gezin diyorum. Yeni dostluklara, yeni arkadaşlıklara yelken açın. 

4-Turlarda Yaşadığınız Unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Turlar çok eğlenceli ve keyifli geçiyor. Yeni insanlarla tanışmak yeni yerler görmek yeni dostlar edinmek beni çok mutlu ediyor. Hayatımda unutamadığım ve unutamayacağım bir olay yaşadım. Allah kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Bundan dört beş sene önce idi. Turu düzenledik. Bu tura bir haftalık yeni evli bir çift balayını geçirmek üzere  bize katıldı.  Birinci gün gayet güzel gezdik. İkinci gün yine herşey normal. Ama üçüncü gün sabah kahvaltıda genç çiftimizin eşi Damat bey 

-Nejla abla biz tura katılmayacağız otelde kalacağız. Siz gidin akşama görüşürüz dedi. Bende yeni evliler yalnız kalmak istiyorlar, gayet hoş karşıladım ve tamam dedim. Tam yola çıkacağız. Koridorda bir çığlık koptu. Damat koridorun ortasına boylu boyunca uzanmış. Hemen doktorları aradık ambulans geldi. Meğerse damadımız kalp krizi geçirmiş. Uzun uğraşlar sonucunda malesef hastayı hayata döndüremediler. 20 yaşında genç bir gelin kollarımda kaldı. 45 tur yolcumuzla birlikte o gün hastanenin önünde akşama kadar ağladık. Damadın ailesi geldi ve cenazeyi teslim ettik. Tokat’ta çok sevilen bir delikanlı imiş. Bütün Tokat arkasından  ağlamış. Ben damadın evine üç gün sonra çekinerek gittim. Annesi ve babası bana sarılıp sen bizim evladımıza ve gelinimize gurbet ellerde sahip çıktın. Allah senden razı olsun dediler. Allah’tan ailesine sabırlar diliyorum. Allah rahmet eylesin. Hayatta her şey insan için, unutamadığım bu anıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Çok güzel olaylarda yaşıyoruz. Güneydoğu turumuzda bize eşlik eden delikanlı rehberimizi turumuzdaki bir genç kızımız çok beğenmiş. Tur bitti eve döndük. Ertesi gün kızımız bilet alıp Urfaya gitmiş, rehberi bulmuş ve ben seninle evlenmek istiyorum demiş. Bizi aradılar ve gençleri usulüne göre evlendirdik. Çok mutlular birde çocukları oldu. Hala görüşüyoruz. Tur rehberimiz Hasan beye selam olsun.  Böyle güzelliklerede vesile oluyoruz zaman zaman.

5-Hayatınızda keşke dediğiniz bir şey var mı?

Hayatımda keşke dediğim bir şey sigortamı yaptırsaydım keşke. 1997 yılından beri çalışıyorum. Özel sigortam var ama keşke sigortamı tam yatırsaydım. Okusaydım çok farklı olurdum. Dolu dolu bir hayat yaşadım. Sürekli çalıştım. Ürettim. Nakış yaptım aile bütçesine katkı sağladım. Buradan ev kadınlarına sesleniyorum. Boş durmasınlar ellerinden geleni yapsınlar, üretsinler kendilerini mutlu etsinler. 

6-63 yıllık hayat size ne öğretti?

Bir günün beyliği beyliktir. Bu hayata herkes bir kere geliyor. Kimse kendisini ufak şeyler için üzmesin. Kendimizden aşağıya olan kişilere bakınca şükrüm artıyor. Sağlıklı evlatlarım, eşim ve güzel bir işim olduğu için çok şükür ediyorum. İsteyen, seven insan yaratır. Nerede mutlu olacaksanız oraya gidin. Sevdiğiniz arkadaşlarla görüşün. Dilinizden şükrü düşürmeyin. Çiçeği, böceği sevin. Hayat çok güzel. 

7-İşiniz gereği bir çok insanla tanıştınız. Yerli turist ile yabancı turist arasında ne gibi fark var?

Çok gezen mi bilir?  çok okuyan mı? Ben japon turistlere hayranım. Onlar öğrenmek için geziyorlar. Çok detaylı geziyorlar. Heryeri inceliyorlar. Bol bol fotoğraf çekiyorlar. Biz görmek için geziyoruz. Bizim turlarda ören yerlerine gittiğimizde bizi buraya neden getirdiniz, kırık dökük taşların arasında ne işimiz var, daha güzel yerlere götürün diyorlar. Bazen kızıyorlar. Bakmak ve görmek arasındaki farkı farkedemiyorlar. Rehber eşliğinde gezdiğimizde tur daha güzel ve anlamlı oluyor. Keşfedilecek çok yerimiz var. Ören yeri demeyin atalarımızla bağ kurmak ve günümüzdeki imkanlara şükür etmek için gezmek, görmek, akletmek için bakıpta  görmek gerek. Son yıllarda bu bilinç yükseldi. 

8-Bir tur rehberi olarak Tokat’a neden gitmeliyiz? 

Tokat çok güzel bir memleket, insanları çok hoşgörülü, sevecen ve iyilik sever. İnsanları harika. Güvenilir bir şehir. Batını çok sevdim. Doğası harika. Bahçeden bir şeyler toplamak dalından meyve yemek için Tokat’a gitmek gerek. Bu doğallık her şeye değer. 

9- Gelenek ve göreneklerimizi yaşatmaya ve komşuluk ilişkilerine çok önem veriyorsunuz. Bir gününüz nasıl geçiyor.? Neler yapıyorsunuz? 

Çok disiplinli ve düzenliyim. Sabahleyin erkenden kalkar, kahvaltımızı hazırlar çayımızı içtikten sonra  eşimi işe gönderirim. Sonra yemeğimi ocağa atarım. 20 yıl nakış işledim. Ev ekonomisine katkı sağladım.12 ye kadar evin temizliğini yaparım. Öğleden sonra gezmeğe giderim. Saat 5 te eve gelir çocuklarımla ilgilenirdim. Apartmana yeni taşınan kişiye ilk gün hoşgeldiniz der yemek hazırlar bir demlik çayla yorgunluklarını alırım. Komşularımla elimden geldiğince her şeyimi paylaşırım. Çok güzel dostluklarımız oldu. Bizler komşuluk yapan son nesiliz. Şimdi kimse kimseyi tanımıyor. Biz ailemizden gördüğümüzü yaptık. İnş gençlerde bu özelliklerimize sahip çıkarlar. Misafir dokuz  kısmetiyle gelir, birisini yer, sekizini haneye bırakır. Gelen misafirimize muhakkak sofra kurarız. Biz böyle gördük. Çocuklarımdan ve gelinlerimden de çok memnunum. Gelinim çalışıyor öğretmen. İki torunumu ben büyüttüm. Şimdi kızımla altlı üstlü oturuyoruz. Allah hepsinden razı olsun. Büyüklerini sayan küçüklerini seven gençlerin yolu açık olsun…

10- Son olarak neler söylemek istersiniz?

Ayla hanım benim evim ana cadde üzerinde. Arabaların otobüslerin  giderken çıkarttığı o  tıs tısss sesi beni çok mest ederdi. Şimdi Allahım beni böyle bir meslekle buluşturduğu için çok çok şükür ediyorum. Mesleğime aşığım. Çok seviyorum. Yeni yeni gençler yetiştirmek istiyorum. Dinamik gençler arıyorum. İşini severek yapan, yorulmayan her şeye koşturarak seyirten gençlerle çalışmak istiyorum.Buradan herkese sesleniyorum. Hayat çok kısa, hiç bir şey üzülmeye dert etmeye değmez. Güzel bakan güzel görür. Yeni yerler keşfetmek için herkesi gezmeye davet ediyorum…Bana bu fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ederim. Sizi tanıdığıma çok mutlu oldum. Allah kaleminize güç versin. Başarılarınızı takdirle takip ediyorum. Herkese selamlar sevgiler gönderiyorum. 

Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta alanında bir duayen olan, 63 yıllık hayatın tecrübelerini bizlerle paylaşan gönül kapılarını samimiyetle bize açan güler yüzü ile umudu ve yaşama sevincini bizlere aşılayan Gazi-tur Turizim tur başkanı kıymetli Nejla Kalpakçı hanımefendi ile birlikte olduk.  45 yıldır bu topraklarda var  olmak için çok çalışan, üreten ve etrafına ışık olan aslen kardeş şehir Sivaslı olan Tokatın gelini sevgi dolu yüreğiyle herkesi kucaklayarak,  Yaptığı işlerle Tokatlı kadınlara öncü olmaya devam ediyor…yolunuz bahtınız açık olsun…

Bizimle hikayenizi paylaştığınız için çok çok teşekkür ederim. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Selamlar sevgiler hürmetler herkese. 

Sosyolog yazar 

Ayla Bağ 







26 Nisan 2022 Salı

KADIM ŞEHRİMİZİN KADİM İNSANLARI HAMİ KARSLI

                Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta Niksar’lı duayen emekli öğretmen, araştırmacı yazar değerli Hami KARSLI hocamı daha yakından tanıyacağız. Eğitime dair düşüncelerini “Kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değil” çocuklarımıza dogmaları değil, eleştirel aklı öğretmeliyiz.”sözleriyle özetleyen, Gönül kapılarını samimiyetle bize açan ve 81 yıllık hayata dair edindiği kıymetli tecrübelerini ve anılarını bizimle paylaşan kıymetli hocama çok çok teşekkür ederim. Pandeminin kalkmasıyla birlikte  inş ilk önce  Çamiçi yaylasında ki evinde ziyaret edeceğim insanlardan birisi olarak adını defterime not ediyorum. 

Sosyal medya üzerinden iletişime geçerek sorduğum soruları  yanıtlayan hocama 

Hoşgeldiniz diyerek ilk sorumu yöneltiyorum. 1-Hami karslı kimdir? Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Neden öğretmenlik? Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

Yanıt:  08 Şubat 1941 tarihinde Tokat/Niksar’da doğdu. 

İlk ve ortaokulu Niksar’da okudu. Tokat İlköğretmen Okulu’nu 1959’da bitirdi. Milas/Alatepe Köyü, İstanbul Beykoz/Kaynarca Köyü, İstanbul Kartal/ Bülbülderesi İlkokulu ve İstanbul Eyüp/Alibeyköy İlkokullarında çalıştı.

1963’te Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdikten sonra sırasıyla Erzurum/İspir, Sivas/Şarkışla Ortabucak Ortaokullarında öğretmenlik ve yöneticiliklerde bulundu. Bu arada TÖS Şarkışla Şubesi’ni kurarak başkanlığını yaptı. 1968’de –evlendiği gün– Kastamonu/Taşköprü Lisesi’ne sürüldü. Orada da TÖS Taşköprü Şubesi’ni kurarak öğretmenleri örgütlediği için Küre Ortaokulu’na gönderildi. Sendika çalışmalarını orada da sürdürdü.

 1971’den askere gittiği 1973 yılına kadar Sakarya Ali Dilmen Lisesi’nde çalıştı. Tank asteğmeni olarak yedek subaylığını Çorlu’da yaptıktan sonra Sakarya Adapazarı Lisesi’ne atandı.

 12 Mart 1971 darbesinden sonra kapatılan TÖS’ün yerine kurulan TÖB-DER’de görev aldı.

 1976 yılında İstanbul Beyoğlu/Fındıklı Lisesi’ne, 1978’de de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’ne nakledildi. Eğitim Enstitüsü kapatılınca İstanbul Üsküdar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ne atandı. Daha sonra MC Hükümetleri iktidarlarında sırasıyla Kadıköy Akşam Ticaret Lisesi’ne, Danıştay kararıyla tekrar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ne, aynı gün Göztepe İnönü Ortaokulu’na, bir ay sonra Kütahya Kurtuluş Ortaokulu’na, orada göreve başlar başlamaz Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’ne gönderildi.

 Bu arada Ankara’da Hacettepe Hastanesi’nde diyaliz makinesine bağlı yaşayan büyük oğlu öldü(21 Kasım 1981) ve Ankara Gazi Lisesi’ne atandı. Siyasi nedenlerle 1985’te tutuklandı. Bir ay DAL’da işkence gördü. Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde yattı. DGM’de yargılandı, aklandı. Haksız tutuklandığı için Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açtığı davayı kazanarak devletten tazminat aldı. Ancak, Gazi Lisesi’nden alınarak Delice/Büyükyağlı Lisesi’ne sürüldü. 1987’de emekli oldu.

 “Tarsus Yenice Haber”, “Niksar Çamiçi Yayla Haber” ve “Tokat Niksar Haber” adlı yerel gazeteleri çıkarttı. Çeşitli edebiyat dergilerinde ve gazetelerde yazılar yayımladı. Niksar’ın sosyal tarihi ile ilgili incelemelerde bulundu, bunları kitaplaştırdı. Şimdi Tokat Niksar/Çamiçi Yaylası’ndaki küçük evinde yaşıyor ve “yazı yazma eylemi” ne devam ediyor. Kendisi gibi edebiyat grubu öğretmeni olan Güngör Karslı ile evli.

 Biri çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri uzmanı diğeri veteriner olan iki oğlu var. 

Öğretmenliği tesadüfen seçtim. Ben, çocukluğumda hep avukat olmak isterdim. Hatta ilkokula gittiğim yıllar evimizin bahçesindeki kiraz ağacına çıkar, kirazlarımızı yiyen kargalara kızan anneme karşı o kargaları savunurdum. Tokat Öğretmen Okulu yeni açılmıştı. GOP Lisesi’nin pansiyonunda birkaç oda öğretmen okuluna verilmişti. Ortaokulu bitirdiğim yıl, girdiğim sınavları kazanınca kendimi, yatılı olarak o okulda buldum. Ama hiç pişman olmadım. Mesleğimi çok sevdim. Bugün yaşları 70 civarında olan eski öğrencilerimin büyük çoğunluğu aynı zamanda arkadaşlarım oldular.

 

2- insanın ana vatanı olan Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız? 

Yanıt:    Herkes gibi benim de çocukluğuma ait birçok acı-tatlı anım var. Galiba 2.5-3 yaşlarındaydım. Niksar’da benim içinde doğduğum evin bitişiğinde, Babam yeni bir ev yaptırıyordu. Evin temellerinden üç metre kadar yüksekte bir bahçemiz vardı. O bahçede oynarken, oradaki bir taşı evin temeline atmak istemiş ancak taşla beraber ben de düşmüştüm. Bu kaza sol gözümde bir arıza bırakmıştı. Bunun üzüntüsünü yıllarca çekmiş, ancak 25 yıl sonra 1968 yılında, İst. Özel Sen Jorj Avusturya Hastanesi’nde yapılan başarılı bir ameliyatla gözümdeki arıza düzeltilmişti.

İkinci unutamadığım bir anım da yine 3-4 yaşlarıma aittir. Ben küçüklüğümden beri köpekleri çok severim. Yaz aylarında Niksar’ın Gülebi Yaylası’na çıkardık. Çam ağaçları içinde taştan yapılmış bir evimiz vardı. Ben korkusuzca o büyük çoban köpekleriyle oynardım. Babamın getirdiği çikolataların sarı kalaylı kâğıtlarıyla köpeklerin dişlerini kaplar, onlara altın diş yapar, hatta ata biner gibi onlara binerdim. Onlar da benim kendilerine dostça yaklaştıklarımı bilir bana bir şey yapmazlardı. Yalnız bir gün bir gün yine bir köpeğe altın diş yaparken başka bir köpek bana saldırdı ve ıssırdı. Çok sonraları benim altın diş yaptığım köpeğin dişi olduğunu ve beni ısıran köpeğinde erkek olduğunu ve dişi köpeği benden kıskandığını öğrendim. O yıllarda Niksar’da bulunan tek dispanserde günlerce kuduz iğnesi yediğimi hiç unutmam.

Üçüncü bir anımı da hiç unutmam. İlkokul 4. Sınıfta idim. Tokat ve ilçelerinde İlkokul 4. Sınıflar arasında “Mehmetçik” konulu bir kompozisyon yarışması açılmıştı. Yıl galiba 1951’di. Ben, dereceye girmiş ve ödül olarak ta 10 tane çocuk kitabı, bir bloknot, bir de tükenmez kalem kazanmıştım. Tükenmez kalemi ilk defa görüyor ve arkadaşlarıma “Bu kalemin mürekkebi hiç tükenmiyor” diye hava atıyordum. Ama kalem bir gün yazmaz oldu. Babam, bu kalemin mürekkebi bitmiş, dedi. Ben “Bu tükenmez kalem” diye ısrar ettim. Durumu öğretmenime de söyledim. O da “kalemin mürekkebi bitmiş” deyince çok üzülmüştüm. 

 

3- Hami karslı nasıl bir ailede ve nasıl bir evde büyüdü idolünüz kimdi.? 

Yanıt: Ben çok mutlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Annem çok güzel ve çok akıllı bir kadındı. Babam, anneme âşıktı. Ölünceye kadar da hep âşık kaldı. Evde birinci derecede annemin sözü geçerdi. Babamın ona hiç kaba davrandığını anımsamıyorum. O, her gittiği yerden bizlere hediyeler getirir ama annemin çok sevdiği badem ezmesini getirmeyi hiç ihmal etmezdi. Her sabah annemden önce kalkar, annemin kahvesini pişirir, bahçeden kopardığı bir mevsim çiçeğini (bir şebboy, karanfil ya da gül gibi) annemin kahve tepsisinin içine koyar, annemin yatağına götürürdü. Sabah kahvaltılarını da genelde babam hazırlardı. Evimizde o zamanın imkânlarına göre son derecede güzel bir banyomuz vardı. Odunla ısınan bir termosifon, mermer bir kurnası hatta kubbemsi bir tavanı vardı. Ama çocukluğumda, haftada bir gün tüm aile bireyleri, sadece bize ayrılmış bir hamama giderdik. Daha sonraları bu toplu hamam yerine annemler ayrı, bizler ayrı gitmeye başladık. Annemlerin hamam gününde babam erkenden eve gelir, akşam yemeğini de o hazırlardı. O’nun maltızda yaptığı taskebabının tadını hiç unutmam. Annem, başını bir eşarpla örterdi. O, hem namazını kılan, hem de eve giren günlük gazeteleri okuyan bir insandı. Babamın manifatura mağazası vardı. Aynı zamanda Phılıps ve Körting marka radyoların Niksar bayii idi. Niksar’daki bütün sosyal konularda o vardı. Niksar Jimnastik Kulübü’nde, Niksar Halkevi’nde, Niksar CHP teşkilatında başkandı. Çok şık giyinirdi. O’nu kolalı gömleksiz, kravatsız ve fötr şapkasız göremezdiniz. Ama en büyük özelliği çok okumasıydı. Evimizde bir duvarda, kestane ağacından yapılmış zengin bir kitaplık vardı. Bu kütüphanede eski Türkçe ve yeni yazıyla yazılmış kitaplar, ansiklopediler vardı. Küçükken babamın bana yatarken kitap okuduğunu anımsıyorum. Annem de babam da müziği –özellikle Türk Sanat müziğini- çok severlerdi. Babamların, yatak odalarında duvara gömülü kapakları aynalı kestane ağacından yapılı gardırobunun içinde –yan duvarlara asılı bir keman ve bir ud vardı. Ben böyle bir evde büyüdüm.

 

4- Hayata dair keşke dediğiniz bir şey var mı ? 

Yanıt: Evet, özellikle gençlik yıllarımda henüz hayatta olan büyüklerimden –özellikle babamdan ve Tahmisçioğlu Hakkı ve Sait amcalardan- gereği gibi Niksar’ın sosyal tarihi ile ilgili bilgiler alıp, bunları yazıya geçirmediğim için üzülür, pişmanlık duyarım. İkinci pişmanlık duyduğum şey ise oğullarımla ilgilidir. Bugün birisi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Uzmanı diğeri Veteriner Hekim olan iki oğlumu, okuma konusunda iyi yetiştiremedim. Onları çocukken bilgisayardan biraz uzaklaştırıp daha çok okumaya yönlendirebilirdim.

 

5- Duayen bir eğitimci olarak bir çok öğrenci yetiştirdiniz. Eğitim alanında ki engin tecrübelerinizi bizimle ve Gençlerimizle paylaşırsanız neler söylemek istersiniz. İnsanlık Nereye gidiyor? 

Yanıt: Bir yerde okumuştum: “Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı asılıdır: Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere gereksinim yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek yeterlidir. Bunun sonucunda: Hastalar doktorların elinde can verir, binalar mühendislerin elinde çöker, para ekonomistlerin elinde kaybolur, adalet yargıçların elinde yok olur, insanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür.” Eğitimin önemini bu kadar güzel anlatan bir ifade zor bulunur. Eğitimi, yurdumuza, insanlığa faydalı üretim için yapmak, ezberlerden kaçınarak iş içinde iş vasıtasıyla iş için eğitim yapmak gereklidir. (Aynen 1940-46 yıllarında Köy Enstitülerinde olduğu gibi) Eğitim, bir düşünürün dediği gibi: “Kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değil” Çocuklarımıza dogmaları değil, eleştirel aklı öğretmeliyiz. Yoksa, OECD raporlarında açıkça görüldüğü gibi, yüzde 85’i ateist olan İsveç, yolsuzlukta dünya sonuncusu, yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye yolsuzlukta dünya ikincisi olur. Bu konu çok uzun bir konu. Bir gün topluca,  sadece bu konuyu konuşuruz. İnsanlığın nereye gittiğini söylemek benim haddimi aşar. Ama Türkiye’nin nereye gittiğini görmemek için in sanın kör ve sağır olması gerekir.

 

6- 80 yıllık hayat size ne öğretti. Hayatın anlamı nedir sizce? 

Yanıt:  Bu soruya yanıt verdiğim şu anda 81 yıl, 2 ay, 12 günlük bir ömre sahibim. Yaşamın bana öğrettiği en büyük şey, mutlu olmak ve hayal kırıklığı yaşamamak için yapılacak en önemli şey, hiç kimseden, hiçbir şey beklememektir. Bu iş söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü her insanın yaşamında iki türlü insan vardır. Bir kendi seçtikleri bir de kendi seçemedikleri. Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, amcamızı, halamızı kısacası kan bağıyla bağlı olduğumuz kişileri biz seçmiyoruz. Onlar bir olgu olarak yaşamımızda yerlerini alıyorlar. Dolayısıyla onlardan bir şeyler bekliyorum. Eğer, onları yargılamadan, onlardan sevgi, sadakat, şefkat, iyilik, yardım vs. gibi bir şey beklemeden yaşayabiliyorsanız ne âlâ!... Bizim seçtiğimiz kişilerden –eş, arkadaş, dost gibi- beklemediğimiz davranışlar görürsek, bu bizim kabahatimizdir. Çünkü iyi seçememişiz demektir. Bence yaşamın anlamı, kendi gücümüzün dışında hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi becerebilmektir.

 

7- Son yılllarda yaşadığımız salgın, savaş ve ekonomik krizin etkileri sizi nasıl etkiledi. Bu kaoslar hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Yanıt: Doğrusu yaşadığımız salgın beni pek etkilemedi. Bilimin yol göstericiliğine inanan birisi olarak tüm aşılarımı yaptırdım. Doktorların önerilerini yerine getirdim. Ancak ekonomik krizden herkes gibi ben de etkilendim. Kentlerden uzakta, bir yaylada, kendi evimde kira vermeden yaşamama karşın, özellikle mutfaktaki o yüksek enflâsyon tüm 

dengemi bozdu. Birinci dereceden emekli bir devlet memuruyum. Hiçbir yere, hiçbir kimseye bir kuruş borcum yok. Ama, şimdi kırmızı et ve balığı daha az yiyorum. Kahve, çay makinesi, ketıl gibi elektrikli aletleri mutfaktan kaldırdım. Çamaşır ve bulaşık makinesini gece saat 22’den sonra çalıştırıyorum. Günlük aldığım iki gazeteyi bire indirdim. Ekonomik kriz beni daha tutumlu yaşamaya zorladı. Bu krizin tek sorumlusunun siyasi iktidar ve özellikle siyasi iktidarın başı olan Sayın AKP Genel Başkanı olduğunu düşünüyorum.

 

8- Meslek hayatınıza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız? 

YanıtMeslek yaşamımda beni mutlu eden yüzlerce anım vardır. Bunlardan bir tanesi 1985 yılında siyasî olarak Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklandığımda beni savunan ünlü bir avukatın benim ortaokuldan öğrencim olmasıdır. 

            Bir de öğretmenliğimin ilk yılında Milas Alatepe Köyü’ndeki bir anımı hiç unutmam. O zaman ilkokullarda ev-el işi diye bir ders vardı. Ben, köy şartlarını hiç düşünmeden bu dersin kitabındaki tüm konuları şöyle bir anlatıp geçiyor ve sözlü sınav yaparken de her ünitede yazılı soruları tek tek yazıp bir kutuya koyarak öğrenciye kutudan bir soru seçmesini istiyordum.  Bir kız öğrencinin çektiği soru “Pileli elbiseler nasıl ütülenir?” sorusuydu. Kız, durdu, düşündü ve sonra: “Öğretmenim, elbiseyi alır, kapının önüne çıkar, pireleri silkeler uçurur sonra da elbiseyi ütüleriz” dedi. Bu yanıt aslında benim salaklığıma verilen bir yanıttı. 1950’li yıllarda, daha o köyde ütü, pileli elbise yokken benim böyle bir soruyu sormam ne kadar büyük bir yanlıştı. Aklıma geldikçe hem güler, hem de yaptığım salaklığa kızarım.

 

9-Tokat ve Niksar deyince aklınıza gelen ilk şey nedir? Memleketimize dair bize neler söylemek istersiniz?

Yanıt:  Bir yazar, kentleri aynaya benzetir ve “kişi hangi kentte kendini mutlu hissederse, o kenti çok sever” der. Niksar, benim doğduğum ve ortaokulu bitirdiğim yıla kadar içinde yaşadığım, tüm çocukluğumun geçtiği kent. Ortaokulu bitirdiğimde Niksar’da daha yüksek bir okul yoktu. Lise ve dengi okullar Niksar’da henüz açılmamıştı. Bırakın televizyonu, her evde radyo bile yoktu. Kentimiz çok küçüktü. Herhangi bir mahallede bir çocuk doğsa tüm kent hemen öğrenirdi. Herkes birbirini tanırdı. Mahalledeki komşularımızla, sanki tek bir aile imiş gibi yaşardık. Bu nedenle ben, en mutlu günlerimi bu kentte yaşadım. Sokaklarında bezden dikilmiş toplarla oynadım. Elektrik üretimi için yapılmış ve çanakçı çayının suyu ile dolan bir havuzda yüzdüm. Bizim olsun olmasın, bağlarında, bahçelerinde ağacından kopardığım meyveleri yedim. Öğretmen okulunu Tokat’ta üç yıl yatılı okudum. Tokat’tan Niksar’a gelirken, akşamüstü Dönekse’den Niksar’ın ışıklarını görünce içim pır pır ederdi. Ben çocukken, Niksarda hangi mahallede oynarsam oynayım, acıktığımda o mahallede bulunan bir evde karnımı doyurabilirdim. Öylesine bir samimiyet ve sıcaklık vardı. Bir yaş büyüğümüze bile ağabey, abla derdik.  Kentimizin bir ruhu vardı. Bugün o ruh yok. Eskiden İlkokul Müdürümüz Ahmet Örs (nam-ı diğer Sağır Hoca) Niksar Çarşısından geçerken, esnaf kalkar saygıyla selamlardı. Liyakat çok önemli idi. Bugün ise Niksar’da egemen olan tek şey parasal güç!.. Acı olan budur.

 

9- Hayata dair özlem duyduğunuz bir şey var mı? Hayalleriniz nedir? 

Yanıt: Hayata dair özlem duyduğum o kadar çok şey var ki… Bunların tümünü anlatmam olanaksız. Ancak sadece şunu söylemek isterim. Keşke, insanlardan olan beklentimi kaybetmeseydim… Keşke insanlar arasında sadece çıkara değil de sevgiye, saygıya, vefa duygusuna dayalı bir ilişki olsaydı. Özlem duyduğum tek şey budur. 

 

10- Son olarak neler söylemek istersiniz? Şimdiden her şey için çok teşekkür ederim.

Yanıt: Kimin dizeleri olduğunu bilmiyorum. Ben tiyatrocu Zihni Göktay’dan duymuştum.

 

“Ne Akdeniz'de yatım ,

ne Ege'de katım ,

bir kütüphanem 

bir çekyatım 

bir de mütevazı hayatım var. “ var diyerek söyleşiye son veriyoruz. 

Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta Niksar  dediğimizde aklımıza ilk gelen isimlerden birisi olan kıymetli hocamın Danişmentlilerin baş şehri Niksar kültürüne dair yaşamsal örnekler sunduğu harika bir söyleşide eğitime dair düşüncelerini bir yerde okuduğu şu cümlelerle dile getirerek 

       “Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı asılıdır: Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere gereksinim yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek yeterlidir. Bunun sonucunda: Hastalar doktorların elinde can verir, binalar mühendislerin elinde çöker, para ekonomistlerin elinde kaybolur, adalet yargıçların elinde yok olur, insanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür.”  bizlere yaşayan bir efsane olarak aktardığı güzelliklerin altını çizmesi umarım hepimize yol gösterir. Eğitimci, araştırmacı yazar, emekli öğretmen çok kıymetli HAMİ KARSLI hocama Allah’tan uzun ömürler diliyorum. Saygı ve hürmetlerimi iletiyorum. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Dünya Köylüsü 

Sosyolog yazar 

Ayla Bağ 

  

 Değerli Ayla Hanım, Sorularınıza olabildiğince kısa yanıtlar verdim. Aslında her sorunuza sayfalarca yanıt verebilirdim.  Eğer, evime gelirseniz, yukardaki dizeler gibi bir yaşantım olduğunu görür ve kahvelerimizi içerken tekrar söyleşiriz.

                Saygılarımı sunuyorum. Esen kalınız.

 

-- 
Hami KARSLI
Emekli Yazın Öğretmeni
GSM: 0535. 441 22 20
------------------------------------------
E. posta : hamikarsli@gmail.com
WEB: http://www.hamikarsli.com
P.K. 36       60600/ Niksar- Tokat